12 Aralık 2009 Cumartesi

İstanbul'da bir gün

Dün günübirlik İstanbul'a gittim. Sabah 10 uçağıyla gidip akşam 10 uçağıyla dönmeyi planlamıştım. Her ikisi de 11 uçağına dönüştü kendiliğinden. Uçaklar gecikti ve ben kendimi "yıldız gibi hisettim" ;-)!

Uçak İstanbul'a inerken pilot için çok zor oldu sanırım. Sis mi vardı yoksa bulutlar çok aşağılara mı inmişlerdi anlayamadım. (Yoksa her ikisi de aynı şey mi?) Aralıklarla yapılan gecikme anonsları sonrasında alçalmaya başladık. Biraz sarsıldık önce. Sonra her nedense hızlandık. İlkin Marmara'nın griye dönmüş yüzeyini gördüm aşağıda. Derken, kıyıdan başlayan İstanbul'u. Süratle indik. İstanbul da Ankara gibi yağmurluydu.

Aceleyle 'havaalanı-Taksim' otobüsüne bindim. İlk binen de bendim. Şoför radyoyu açıp kapının önünde bekliyordu. Radyodaki türkücü avazı çıktığı kadar bağırıyor gibi geldi bana. Otobüs kalabalıklaşmaya başlayınca nasıl olduysa şoför radyoyu kapatmayı akıl edebildi sonunda.

Vakit geldi, hareket ettik. Otobüs şoförü kısa boylu ufacık bir adamdı. Koca göbeği direksiyonla kendisi arasına sıkıştı yerine geçtiğinde. Kırarmış saçlarınının bir kısmı kafasını terk etmekle birlikte bıyıkları maaşallah farkı kapatmıştı. Cin gibi bir adam. Hemen yanı başına başka bir şoför oturdu. Konuşmalardan (ister istemez işittim ne konuştuklarını çünkü hemen ilk koltukta oturuyordum) onun da 'Taksim-Sabiha Gökçen Havaalanı' hattında çalıştığı anlaşılıyordu. Trafik berbattı. İkinci şoför: "Bugün Cuma, değil mi Nail Ağbi" dedi. Başını salladı soförümüz. "Taksim'den Sabiha Gökçen'e en az iki saat sürer bugün" dedi ikinci şoför ve devam etti: "Arabaya geç biniyorlar sonra da geciktik diye şikayet ediyorlar ağbi. Geçen biri beni şikayet etmiş. Uçağını kaçırmış; sorumlusu benmişim. 70 kilometrenin üzerine çıkmamışım. Emniyet şeridine geçmemişim. Ne kadar trafik kuralı varsa hepsine harfiyen uymuşum!" Şikayet sebebine de bakın! Burası neresi? Türkiye!

Şoförler kendi aralarında havadan sudan konuşmayı sürdürdüler. Bir an gözlerim ön camın üstüne şiddetle düzen yağmur damlalarının nasıl aşağıya doğru süzüldüğüne takıldı. Başka bir yerlere gidiverdim. Yıllar öncesi. Alvaro'yla Nina'nın evindeyim. Nina her zaman olduğu gibi boy boy dizilmiş üç çocukla meşgul. Alvaro'yla ben Oporto'dan yeni gelen Porto şarabını yudumlayıp sohbet ediyoruz. Biraz Portekiz biraz da Türkiye var gündemimizde. Politika, Avrupa Birliği, diller, kültürler... Koyu Katolik Alvaro her zamanki gülümseyişiyle çaktırmadan hücum ediyor... Bir yandan da şarabından bir yudum daha almadan önce kadehini sallıyor. Kadehin yukarılarına doğru sıvanan şarabın yoğunluğu aşağıya doğru birden akmasına imkân tanımıyor tabii. Şarap aşağıya doğru yavaşça süzülürken Alvaro her sefer şarabın kalitesine işaretle "Bak şarap ağlıyor" diyor... Otobüsün ön camında yağmur ağlıyor. Hayır hayır! Ağlayan gökyüzü... Yeniden İstanbul'a dönüyorum ve gözlerim yol kenarındaki manzaraya takılıyor. Ne güzel bir kent bu İstanbul!

İstanbul'u çok seviyorum ama korkuyorum da İstanbul'dan. Ne zaman buraya gelsem sanki başka bir ülkeye gelmiş gibi hissediyorum. Türkiye'nin belki de tek kenti İstanbul. Ankara'nın hissettirmediklerini hissettiriyor bana. Ama yaşamak sanki çok zor İstanbul'da. Bir seferinde Perihan'la Levent'i ziyarete geldiğimizde "Hadi çıkalım" dediler. Çıktık. Rumelihisarı'nın oralarda bir yerde kahvaltı ettik. Sucuklu yumurta, taze simit ve semaverde çay... Sonra da Ortaköy'e kahve içmeye gittik. "Ne şanslısınız" dedim. Şaşırıp sordular "Neden" diye. "İstanbul'da yaşıyorsunuz. Buralara gelip kahvaltı yapıyor, kahve içiyor, deniz havası alıyorsunuz" dedim. "Neredeee" dediler, "En son buralara üç sene evvel gelmiştik yine başka arkadaşları misafir etmek için. Gündelik hayatın içinde buralara uğrayacak zamanı bulmak ne mümkün." Şu duruma bir bakın. İstanbul'un bir tarafından ötekine gitmek bile saatlerce sürdüğüne göre haklılar. Zaman olsa para, para olsa zaman sorun.

Otobüste; Aksaray'dan Haliç'e indik. Tepebaşı'na tırmanırken sol taraftaki yamaca baktım. İrili ufaklı binlerce çirkin yapı. Mimar Sinan'ın kentinde burası ne menem bir yer böyle? Güzel ile çirkin iç içe, yeni ile eski yanyana; ama çarpık. 'Çarpık' sıfatı o kadar sık aklıma geliyor ki İstanbul'da. Zıtlıklar kenti İstanbul. Güzel ile çirkin, zengin ile fakir, eski ile yeni hep yanyana. Ne kadar hırpalanmış da olsa yine de İstanbul tabii! Dünya'da böylesine muhteşem bir coğrafyaya yayılmış ikinci bir kent var mı?

Taksim'de otobüsten indim. İnerken de şoföre sordum: "Akşam uçağım 10'da. Kaçta bineyim havaalanı otobüsüne?" "En geç 7'de" dedi. Teşekkür edip şemsiyemi açtım ve koşturarak Cumhuriyet Caddesi'nde karşıdan karşıya geçtim. Ara sokaklardan Şehit Muhtar Caddesi'ne doğru koştum. İstanbul'du. Muhteşemdi. Koşturmak bile muhteşem... İstanbul...

10 Aralık 2009 Perşembe

Çöp

Bugün çok kısa yazacağım. Daha doğrusu Bilge'nin bugün sınıfta konuşma yapmak için not defterine aldığı notları 'aynen' 'olduğu gibi' sadece aşağıya aktaracağım:

------------------------
"Konu: Çöp"

"Çöpler bu zamanlarda dünyamızı çok kirli bir yere çeviriyor. İnsanların daha bilinçli olması gerekiyor, mesela tuvaletlere geri dönüşüm kutusu konulmalı. İnsanların uzun zamandan beri kullandıkları iki yöntem var. Biri çöpleri yakmak, ikincisi de çöpleri gömmek. Ama bunların ikisi de yanlış çünkü yakınca havayı kirletiyoruz diğerinde de toprağı kirletiyoruz. Bir de uzaya bırakiyoruz. (Ama bu çok pahallı). Lütfen çöpleri geri dönüşüme atalım."
------------------------

Bir kez de ben tekrarlıyorum arkadaşlar: Lûtfen çöpleri geri dönüşüme atalım!

9 Aralık 2009 Çarşamba

Hayatın her yerdeki aynılığına dair


Bu gece, "Hayatımın ikinci John'u" üzerinde yazmaya ara verip başka konulardan söz etmek istiyorum. Zaten bir konuda yazmaya başlayıp, bu konu üzerinde başlangıçta hedeflediğim noktaya kadar sürekli yazmak yerine, aralıklarla yazmayı tercih ediyorum. Yani tefrika edilen bir hikâye tarzından ziyade aklıma geldikçe kaldığım yerden devam etmek... Aralıklarla, kesintili, zamana yayarak ama başlıklardan yararlanarak bütünlüğü bozmadan. Becerebilecek miyim, ben de bilmiyorum. Bu bir deneme esasında. Yazarken kendi kendimi disipline sokmayı amaçladığım bir deneme... Yazmaktan da feci keyif alıyorum doğrusu.

Burada, gündelik hayata dair, geçmişte ya da bugün içinde bulunduğum ortamlarda yaşadığım gündelik hayata dair aklıma gelen ne varsa yazmaya çalışacağım. Bir bilseniz neler neler var yazmak istediğim:

- Mesela, bundan iki ay kadar önce çalınan çantamın hikâyesi... Hırsızların (iki kişiydiler biliyorum - çünkü kamera kayıtlarını seyrettim!) sonradan neler düşünmüş olabilecekleri... Hakikaten ilginç bir tecrübe oldu bu benim için.
- Mesela, çocukluğumda Ereğli'de Kula'dan (kentin en yüksek yerinde, kalenin hemen dibindeki düzlük arazi) kendi yaptığım planörle atlama hayallerim...
- Mesela, Cambridge'de yanlarında aylarca yaşadığım iki aile... Barbara ve birlikte yaşadığı Donald ile İranlı Feride ve Hintli eşinin kurdukları dört kişilik aile Hathiramani'ler...
- Mesela, yine Cambridge'de Drummer Street Otobüs Terminali'nde karşılatığım elli küsur yaşındaki tuhaf İngilizin bana gönderdiği kartpostallar.

Daha başkaları da var. Daha neler neler bir bilseniz. Mesela:

- Dilek'in Belçika'da Ostende'de yaptığı şaka: "Deniz geliyor kaaaççççç!"
- Loughborough'daki evsahibelerimden Veronica'nın Suudi çöllerinden Almanya'ya ve oradan Dublin'e uzanan hayat hikâyesi.
- Sue'nun anlattığı mutlu bir evliliğin püf noktaları.
- Dilek için pişirdiğim ilk istim kebabı ve domatesli pilavın tarifesi.
- Yine Cambridge'deki Bell School günlerim ve 'bir yabancı dil nasıl öğrenilir - nasıl öğrenilmeli' konulu tecrübelerim.
- Stranraer'daki ıssız ev. Bizi kovalayıp tıslayan kazlar. Belfast'a geçerken denizdeki fırtına. Belfast'ın asık suratlı insanları.
- Çocukluğumuzun külah savaşları. Murtazaspor'un futbol karşılaşmaları.
- Master tezi danışmanım David ile 'Yes' ve 'No' kelimeleri üzerindeki anlaşmazlığımız.
- Loughborouh Üniversitesi'ndeki patronum Keith.
- Barbara ile her akşam yemeğinden sonra kimi zaman küçük bir Yunan adasındaki keçilere dair, kimi zaman Paris-Londra hattındaki otobüste toplanan bahşişlere dair yaptığımız uzun sohbetler. Para peşindeki koşturmaca. İnsanlar... İnsanlar... Hep aynı insanlar.
- Dört yaşımda üç metreden kafa üstü düşüşüm. Sonra bir başka düşüş daha. Bu kez çatısından eski bir kömürlüğe ama.
- Çeviri sorunları. Okuduğum kitaplar. Kafamı kurcalayan konular...
- İngiliz sömürgeciliği, kalkınmanın sorunları, Japonların Batı hayranlığı, "taşın sert oluşu", "hergeçen günün bir dert oluşu", vesaire vesaire...
- Yıllar boyunca karşılaştığım onlarca farklı ülkeden, her renkten, her dilden insanların ortak noktası: Hepsinin aslında aynı hayatı paylaştıkları ve hayatın heryerdeki aynılığı...

Evet en çok da bu konu: Hayatın her yerdeki aynılığı! Yaşamın dünyanın her yerindeki güçlüğü... Zor konular yani.

Görüyorsunuz ya, yazmak istediğim çok şey var. Her sefer birinden başlayıp ötekine atlayarak yazmayı deneyeceğim. Eğer beni okuyorsanız lûtfen değerlendirmelerinizi, yazdığım konularda sizin ne düşündüğünüzü yazın bana. Bunun için ya her yazının altındaki "yorum" bağlantısını kullanabilirsiniz (ki bu durumda sizin yorumlarınızı başkaları da okuyabilir - çok da iyi olur) ya da eğer isterseniz bana doğrudan yazabilirsiniz. Adresim çok kolay: eminakcaoglu@tekirkedi.com

Şimdilik kalın sağlıcakla...

8 Aralık 2009 Salı

Hayatımın ikinci John'u - 2. bölüm


Bilge "Fransa'ya gidelim baba" deyip de Dilek sessiz kalınca Fransa yollarına düşüverdik birden. Cenevre zaten İsviçre - Fransa sınırının dibinde olduğu için araba sırtında ülke değiştirmek düşüncesi hiç zor görünmüyordu bana. Düşündüğüm gibi, hiç de zor olmadı zaten. İki ülke arasındaki sınıra vardığımızda çevrede birkaç polis görmemize rağmen ne kimse bize dur dedi ne de biz heyecana kapılıp durduk. (Çok daha önce, yıllar önce İngiltere'de ilk araba kullanmaya başladığımda, Loughborough'dan - neredeyse burnumuzun dibindeki - Ashby de la Zouch kasabasına giderken, arkamdan gelen polis arabasının siren sesini duyduğumda bir hata yaptığım korkusuna kapılmış ve hemen arabayı sola çekip beklemeye başlamıştım oysa! Polisin beni izlemediğini anlayınca ne kadar rahatladığımı size anlatamam.)

Sınırı geçtikten bir süre sonra iki yanı yemyeşil muhteşem bir yolda ilerlemeye başladık (Yukarıdaki fotoğraf anlattığım güzegâhı görüntülemiyor. Bu İşviçre'den bir görüntü; bu yazının birinci bölümünün kenarındaki fotoğraf da öyle. Bu arada fotoğrafçının da Dilek olduğunu hemen belirteyim.) Çok geçmeden de Jura dağlarının uzantısı sayılabilecek bir yerlerde ilerliyor olduğumuzu fark ettik. Yolun kimi bölümlerinde viyadükler kimi yerlerde tüneller vardı. Doğayı olabildiğince az tahrip ederek inşa edilmiş çok yüksek kalitede ve manzarası muhteşem bir yol bizi İsviçre'nin Leman gölü kıyısındaki Cenevre'sinde Fransa'nın İsviçre'ye en yakın en büyük kenti Lyon'a götürüyordu. (İki şehir arasındaki mesafeyi yolun yoğun olmadığı bir zamanda iki saatte almak mümkün.)

Bir süre sonra otoban üzerinde sakin bir benzin istasyonun hemen yanı başındaki bir lokantada konakladık. Ortalıkta çok fazla insan görünmüyordu. İstasyonda İngilizce'den de yardım alarak kırık dökük Fransızcamla işimi gördüm. Şimdi komik geliyor ama o an için kendimi adeta bir zafer kazanmış gibi hissediyordum. Çünkü Dilek, İşviçre'ye gittiğimizden beri şakayla karışık teklif ettiğim, önceden planlamayan bu tür bir yolculuğun sadece macera olacağını ileri sürüp şiddetle karşı çıkıyordu. Veeee, işte hiçbir sorun yaşamadan Fransa'ya geçmiştik bile. Haklı çıkmıştım. Dilek de çok rahatlamış görünüyordu zaten.

Derken az gittik uz gittik ve dağları terkettik. Çok geçmeden otoyol gişeleri karşımızda belirdi. Cebimde sadece 20 euro vardı ve Fransa'nın parası euroydu. Bunun 10 eurosunu çok uzun zamandır cüzdanımda taşıyordum. Diğer 10 euroyu ise Ankara'dan ayrılmadan önce "Cebinize harçlık koyayım" diyerek şaka yapan Ertuğrul'dan almıştım. Yol gişesinin dibinde durduğumda gişedeki görevli benden 16 euro isteyince çok şaşırdım. Düşünsenize bir anda neredeyse cebimdeki tüm euroları yola yatırmıştım. Doğrusu biraz canım sıkıldı: Artık (!) yabancı bir memlekette olduğumu (sanki İsviçre benim vatanımmış gibi) anlamaya başlamıştım...

Hava hâlâ aydınlıktı ama akreple yelkovanın kovalamacası - biliyordum ki - sürekli aleyhimize işliyordu. Çünkü bu seyahate çıkarken - her ne kadar için için ben istesem de - arabayla İsviçre'den Fransa'ya geçiş gerçekte hiç hesaba katılmamıştı. Bu sebeple ne yer ayırttığımız bir otelimiz vardı gidecek, ne de cebimizde harcayacak euromuz. Dedim ya otoban çıkışında cepte kalan sadece 2 adet 2 euroluktu. İsviçre frangını Fransa'da kullanmak ise ne kadar mümkün olabilirdi, bilmiyorduk. Hatta hiç fikrimiz yoktu bu konuda. (Tabii sonradan öğrendik. Ne tecrübeydi ama! Fransa'da İsviçre frangı kullanılıp kullanılamayacağını; daha da çarpıcısı frangın Fransa'da euroya nasıl çevrilebileceğini öğrendiğimde Türkiye'de kambiyo rejiminin değiştiği 1989 yılında devlet büyüklerince söylenen sözleri düşündüm ve bir kez daha üzüldüm! Bu konudaki ilk üzülüşümse İngiltere kambiyo rejiminin tarihini okudumda olmuştu.)

Lyon'a doğru devam ettik. Lyon yakınlarına geldiğimizde aklımızdaki ilk konu elbette geceleyecek bir otel bulmaktı. Daha kent merkezine girmemiştik bile. Yol üzerinde denk geldiğimiz motellerin önünde durup yer sormaya başladık. Birinci deneme: Yer yok! İkinci deneme: Yer yok! Üçüncü deneme: Maalesef yine yer yok! Yok yok yoktu. Dert etmedim. Dilek ediyordu ama; yüzünden belliydi.

Sonraki yazıda macera gerçek bir maceraya dönüşüyor olacak...

6 Aralık 2009 Pazar

Hayatımın ikinci John'u - 1. bölüm


Cenevre'ye geleli birkaç gün oluyordu. 30 Mayıs 2009 günüydü. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Teşkilatı - UNCTAD 'da John Dunning'in de katıldığı yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konulu iki günlük bir yuvarlakmasa toplantısına katılmıştım. Toplantı biter bitmez şehir merkezindeki tren istasyonuna gittim ve istasyonun altında bulunan otoparkın en alt katındaki kiralık arabama atlayıp doğruca kaldığımız otele döndüm. (Bu otoparka üç gün için tam 68 İşviçre Frangı ödedim! İnanabiliyor musunuz? Bunun hikâyesini de mutlaka anlatmalıyım size!)

Otele vardığımda Dilek ve Bilge'nin sabırsızlıkla beni beklediklerini gördüm. Ayrılma işlemlerini tamamladık ve valizlerimizi bagaja atıp 'gezme modu'na geçtik. Bu andan itibaren hep birlikte aklımıza estiği gibi gezecektik. Ben Fransa'ya geçmek istiyordum ama Dilek karşı çıkıyordu. Otelin üzerinde bulunduğu caddeden anayola çıktık. Işık kırmızı yandı. Işığın hemen kenarında sağa ve sola dönük ok biçiminde iki yol tabelası vardı. Soldakinin üzerinde Lozan sağdakinin üzerinde ise Fransa yazıyordu. "Haydi ışık yeşile dönmeden karar verelim. Nereye gidiyoruz? Lozan'a mı yoksa Fransa'ya mı?" diye sordum. Dilek Fransa seçeneğine yine karşı çıkmakla birlikte eskisi kadar sert muhalefet etmedi. "Bilge sen söyle oğlum" dedim. Bilge "Haydi Fransa'ya gidelim baba" diye cevapladı. "İkiye karşı bir. Fransa'ya gidiyoruz" dedim. Dilek sesini çıkarmadı bu kez. İşte büyük maceramız böyle başladı.

Sonraki yazıda sınırı ve Jura Dağları'nı geçişimizi, ardından da Lyon'a varışımızı anlatacağım...

Hayatımın ilk John'u - 2. bölüm

Hayatımın ilk John'unu size anlatırken en son nerede kalmıştık? Tamam şimdi hatırladım: Artık bıkkınlık içinde bir kez daha anahtarı kontağa sokup çevirmiştim. Vee.... araba çalışmış, hatta farlar bile yanmıştı. Böylelikle de şanssızlık bitmiş ve her şey yeniden yoluna girmişti... Girmiş miydi caba? Hayırrr! Maalesef girmemişti. Evet motor çalıştı, farlar yandı ve yeniden yola çıktık. Ama o tuhaf garajın bulunduğu köyden çıkar çıkmaz bir kez daha farlar söndü ve zifiri karanlıkta, körüne gitmeye başladık yeniden. Bütünüyle şaşkındık. İngiltere gibi kendine özgü yanları dikkat çekici ölçüde belirgin olan bir ülkede bu saatte açık bir garaj bulabilmek bile mucizeydi aslında. Şansa bakın ki o mucize bize bir kez denk geldiği hâlde arabamızın markası tutmamıştı! Keşke bir Jaguar'a ya da Porshe'ye veya bir Ferrari'ye sahip olsaydım. :-) (O dönemde üniversitedeki danışmanım David'in bordo renkli bir Jaguar'ı vardı ve arabasıyla çok övünürdü. Haksız olmadığını o akşam anladım!)

Zifiri karanlıkta körüne gidiyorduk. Birden bir başka köyün içine daldık. Sokak lambaları çevreyi gayet güzel aydınlatıyordu. 'Dursam mı? Ne yapsam?' Son kez bir garajın önünde durmam bile işe yaramamıştı. 'Çok da fazla bir yol kalmadı eve' diye düşündüm ve durmadım. Köyün çıkışına doğru dik bir yokuş vardı. Yokuşu tırmanırken arkamdan gelen bir araba birden hızlandı. 'Zaten farları gözümü almıştı. İyi beni geçip gidecek' diye sevindim hızlanınca. Beni geçer geçmez önümde duruverdi. Kırmızı pahalı bir spor arabaydı. Çarpmamak için birkaç metre gerisinde şaşkınlıkla durdum. Arabanın içinden üzerinde siyah deri pantolon ve mont bulunan siyah çizmeli uzun saçlı sarışın bir kadın çıktı. Ben de hemen kontağı kapatıp dışarı çıktım. Bana gayet kibar bir ses tonuyla "Farlarınız yanmıyor" deyiverdi. Biliyordum. Bunu söylemesine de ne gerek vardı ki canım? Saf saf "Biliyorum" deyiverdim. Kadın çok sinirlendi ve bağırmaya başladı. "Çıldırdınız mı? Hadi kendi canınızı düşünmüyorsunuz, ya başkalarınınki? Buna hakkınız yok!" Ne diyebilirdim. Kadın çok haklıydı. Fakat çok tecrübesizdim; bu tür birşey ilk kez başıma geliyordu ve ne yapacağımı hiç bilememiştim. Üstelik bu kadının kendi ülkesinin yurttaşları daha biraz önce beni garajlarının önünden geri çevirmemişler miydi? Hayır hayır... Her şey bir yana kadın haklıydı. Bir kazaya sebep olabilirdim. Dilek'le bizim zarar görmemiz bir yana, hiçbir kabahati bulunmayan insanlara da zarar verebilirdim. Bu yaptığım yanlıştı, hatta son derece aptalcaydı. Arabayı köyün ortasında bir yerde bırakıp bir telefon kulübesinden yeniden Fırat'ı aramaya ya da bir taksi çağırmaya karar verdim. Yeniden arabaya girdim ve anahtarı çevirdim fakat arabanın verdiği tepki boğuk bir ses ama hepsi o kadardı. Araba yeniden susmuştu işte. Bir kez daha ne yapacağımı bilemedim. Dilek "Köyün ortasında bir yerde sanırım açık bir pub gördüm" deyiverdi.

Fakat arabamız yolun orasındaydı şimdi. Evet, yanan sokak lambaları çevreyi gayet güzel aydınlatıyordu ama yine de arabanın burada bulunması son derece sakıncalıydı. Birinin gelip arabaya arkadan çarpması durumunda başım büyük derde girebilirdi. Üstelik vicdanen de çok sıkıntı duyabilirdim. Arabanın arka dörtlülerini yaktım. Allahtan bu lambalar çalışıyordu. Yokuş aşağı yürümeye başladık Dilek'le. Bir yandan da 'yoldan kimse geçmese keşke' diye dua ediyordum içimden. Köyün orta yerine vardığımızda Dilek'in haklı olduğu anlaşıldı. Köyün pub'ı açıktı. Işıkları yanıyordu. Bu geç saatlerde ortalık iyice soğuduğu için çevrede kimse yoktu ama pub'ın ışıkları cıvıl cıvıldı. İçeri girdiğimizde karşılaştığımız kalabalık beni çok şaşırttı. Dışarıda in cin top oynarken sanki bütün köy halkı kendisini buraya atmış gibiydi. Gürültüden sesimi duyurmak da güç oldu ama, barmene telefonu kullanıp kullanamayacağımı sordum. "Bir sorun mu var" diye cevapladı. Arabamın köy çıkışında yolda kaldığını ve ne yapacağımı bilemediğimi söyledim. "Şanslısın" dedi "Burada bir araba tamircisi var." Sonra döndü ve kalabalığa doğru seslendi "Hey John gelsene. Burada sana ihtiyaç duyan birileri var."

Bir anda rahatlamıştım. İşte bir tamirciye rastlamıştım nihayet ve o yani John yanıma geliyordu. Aaa o da kim yahu? Zayıf, çelimsiz küçücük bir çocuk. Elindeki bira bardağını masanın üstüne bırakmadan önce içinde kalan birkaç yudum birayı bir dikişte içti ve "Sorun ne?" dedi incecik bir sesle. Anlattım. "Sorun dinamo olmalı. Hadi benim arabamla gidelim oraya" dedi. Küçücük iki kapılı gri bir arabası vardı. O, Dilek ve ben John'un arabasına tıkışıp dört beş yüz metre uzaktaki Ford Escord'umun yanına vardık.

Şükür arabama henüz kimse çarpmamıştı ve arka dörtlüler hâlâ yanıyorlardı. John direksiyona oturdu. Kontak anahtarını birkaç kez denedikten sonra motor kapağını açmaya bile gerek duymadı. "Arabayı çekeceğiz. Daha önce çekilen bir araba kullandın mı hiç?" diye sordu. "Hayır" cevabını alınca hiç tereddüt etmeden vitesi boşa aldı, el frenini indirdi ve gerisin geriye yokuş aşağı itmeye başladı yaşlı arabamı. Bu kadar kadar küçük bir çocuk bütün bunları nasıl beceriyordu; Dilek'le inanamamıştık. Biz de John'un arkasından yokuş aşağı aceleyle yürüdük. John büyük bir ustalıkla suskun arabayı yokuş ağaşı indirip pub'ın bahçesine park etmeyi başarmıştı. Sonra "Gidip kendi arabamı almam lazım" deyip koşup gitti.

İçeri girip onu beklemeye koyulduk. Barmen "Halloldu mu" diye sordu. "Evet" deyince "Müthiştir" dedi. "Yaşını biliyor musun" diye sordum barmene. "Sanırım on altı olmalı" dedi. Daha on altı yaşında olmasına rağmen John gerçekten müthişti ve o akşam neredeyse hayatımızı kurtarmıştı.

Sonraki sefer size hayatımın ikinci John'unu anlatacağım. II. John da ilki kadar zor bir zamanımda yardım edecekti bana. Fakat sorun bu kez araba olmayacaktı...

3 Aralık 2009 Perşembe

Hayatımın ilk John'u - 1. bölüm

Şimdi size hayatımın ilk John'undan söz edeceğim.

1998 yılının kış aylarından birindeydik. Soğuktu. Günler griydi, iç karartıcıydı ve hava hayli erken kararıyordu.

Dilek'le birlikte o akşama doğru Nottingham'a gitmeye karar verdik. Nottingham Loughborough'ya arabayla yarım saatlik bir mesafede. (İkisinin arası 20 km. olsa gerek.) Bir yerde yemek yiyip, sonra başka bir yerde de sıcak birşeyler içip bir değişiklik yapmak; rahatlamak istedik. Güzel de bir akşam oldu da sanırım.

Sonra galiba saat 9 dolaylarında 128 bin mildeyken aldığımız bordo renkli iki kapılı Ford Escort'umuza atlayıp Loughborough'ya doğru yeniden yola koyulduk. (Bu arabayı görmeden, telefonda almıştık. Hayatımda iki kez bu şekilde araba satın aldım ve doğrusu her ikisinden de hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Manchester'da yaşayan arkadaşım Ali'ye bir araba almayı düşündüğümü söylemiştim. Ali bir süre sonra beni aradı ve doktorasını bitirip ülkesi Kore'ye dönen birinin arabasını sattığını; eğer istersem bu arabayı benim için alabileceğini söyledi. "Tamam" dedim ben de. Arabayı kullanmaya başlayışımın da uzun bir hikâyesi var aslında. Ama bunu başka bir sefere saklıyorum - aksi halde I. John konusuna gelişimiz zor olacak çünkü!) Her neyse...

Yolda her şey normalken birdenbire farlarımın önümü aydınlatmadığını fark ettim. Zaman zaman yol üzerinde sıklıkla karşımıza çıkan köylerin arasından geçiyor olduğumuzda bunu fark etmek zordu tabii. Çünkü yolun köylerden geçen kesimleri çok iyi aydınlatılıyordu. Fakat köylerden çıktığımızda zifiri karanlıkta yolu görmekte çok güçlük çekiyordum. Yol zemini pırıl pırıl ama biri geliş diğeri gidiş iki şeritli, görece dar bir yoldu ve biraz kıvrılarak uzanır giderdi iki kent arasında. Farlarda bir sorun olduğunu anlayınca biraz panik olduğumu söylemem lazım. Ne yapmamız gerektiğini bilemedik. Bir yandan gidiyor, bir yandan ne yapsak diye düşünüp duruyorduk Dilek'le birlikte...

Birkaç köyü böylece geçtikten sonra köylerden birinin çıkışındaki bir benzin istasyonunda durmayı akıl edebildim. İstasyonun hemen yanı başında da aydınlatılmış bir GARAJ tabelası vardı. Bu etkilemiş olmalıydı beni. Arabayı garajın önüne çektim. Tesadüf bu ya içeride de iki kişi vardı. Arabayı susturdum ve içeri girdim. Bir sorunum olduğunu, farlarımın yanmadığını söyledim. Adamlar bir an için susup beni dinledikten sonra arabamın markasını sordular. Ford Escord'u duyunca "Biz bu tür arabalarla ilgilenmiyoruz" deyip kestirip attılar ve yeniden kendi işlerine döndüler. Kalakalmıştım. Umursamazlıkları beni yıkmıştı. Zor durumdaydım ve buralarda bu ikisinden başka bana kim yardım edebilir bilmiyordum. Verdikleri cevapla sarsılmış vaziyette garajın içindeki diğer arabalara baktım. Tamamı lüks spor arabalardı. Çok zengin bir İngiliz köyündeki pahalı araba meraklılarının ortasına düşmüştüm.

Dışarı çıktım. Arabaya dönüp Dilek'e durumu anlattım. Herşeye rağmen yola çıkıp eve doğru yol almaya karar verdik. Fakat anahtarı çevirdiğimde araba çalışmadı. Arabalardan anlayan, tecrübeli bir sürücü de sayılmazdım. En doğrusunun hemen yan taraftaki benzin istasyonundan, Loughborough'da arabası olan Türk arkadaşlardan birini, Fırat'ı telefonla arayıp, kendisinden gelip bizi almasını rica etmek olacağını düşündüm. Ama... Ama Fırat'ın telefonu sürekli meşguldü. Dakikalar boyunca denedim durdum. Nafileydi. Arada bir de Dilek'in yanına arabaya dönüyor ve kendisine bilgi veriyordum. Artık bıkkınlık içinde bir kez daha anahtarı kontağa soktum ve çevirdim. Aman Allahım. Evet çalıştı araba. Hatta farlar bile yandı. İşte bir şanssızlık olmuştu ve her şey yeniden yoluna girmişti... Girmiş miydi acaba? Daha John'la tanışmadığımıza göre?

Devamını bir sonraki yazıya, yarın geceye bırakıyorum.

2 Aralık 2009 Çarşamba

Geç saatte kitaplarla...

Saat çok geç oldu: 10. Gece yarısına iki saat var. 'Hadi canım sen de! 10'un neresi geç?' diyebilirsiniz. Bugün saat 10 çok geç benim için. Günlerdir az uyuduktan sonra çok yorgunum. Evde herkes yattı. Ben de yatmadan önceki son dakikaları değerlendirmeye çalışıyorum.

Masamın üstü kitaplarla dolu. Farklı konularda pekçok kitap. Günlerdir birini elime alıp, bir diğerini bırakıyorum. Tekir Kedi'de size okuduklarımdan da söz edeceğim zaman zaman. Mesela Cambridge Üniversitesi'nden Koreli iktisatçı Ha-Joon Chang'ın 'Bad Samaritans' adlı kitabı bunlardan biri. Muhteşem bir kitap. Maalesef henüz Türkçesi yok. Zengin ülkelerin sanayileşme süreçlerini genellikle anlatılanın dışına çıkarak anlatıyor. Bu kitap hakkında uzun uzun yazacağım. Sonra tabii. Bu gece katiyyen olmaz, beklemeyin sakın!

Bir başka kitap Amerikalı sosyolog Richard Sennett'in 'Karakter Aşınması'. Modern kapitalizmin iş hayatı üzerindeki etkilerini anlatıyor.

Dave Kansas'ın yazdığı 'The Wall Street Guide to the End of Wall Street as We Know It' kısa süre önce Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 'Wall Street'in Sonu' adıyla Türkçe yayınlandı. Bu da ilginç bir kitap. Hele hele Türkçesiyle İngilizcesini birlikte okumak, çeviri alanı konusunda da düşündürüyor beni...

Başka kitaplar da var üzerinde duracağım. Sırasıyla ve zaman buldukça tabii...

Şimdi yatma zamanı. Uzatma değil!

Hayatımın üç 'John'u

Herkesin hayatında, aslında çok yakın çevreden olmasalar da asla unutulmayan kişiler vardır. Benim hayatımda da aynı adı taşıyan üç kişi var ki onlarla sadece birer kere karşılaşmış olmama rağmen kendilerini yıllardır unutamadım; unutamam.

İlk John ve ikinci John zor zamanlarımda bana yardım ettiler. Üçüncü John ise hayatı daha iyi kavramama katkı sağladı. Bu John'ları size yaşlarına göre sıralayıp anlatacağım.

Birinci John karşılaştığımızda sadece on altı yaşındaydı. Onu 1998 senesinin kışında bir gece geç saatlerde, İngiltere'de Loughborough ile Nottingham arasındaki bir köyün pub'ında buldum. Evet, buldum! Bulmak zorundaydım, çünkü başka çarem yoktu. Şansım vardı buldum onu. Ya bulamasaydım? Şimdi bunu düşünmek bile istemiyorum...

İkinci John'la hemen hemen yaşıttık. Galiba 2003'ün Nisanıydı. Fransa'da Lyon - Paris otobanı üzerinde, Lyon'a yakın bir yerde bir benzin istasyonunda buldum onu. Yine bulmak zorundaydım, çaresiz... O ana kadar berbat giden şansım John'u bulduğumda, birden dönüverdi sanki.

Üçüncü John'u da ben buldum. Stranraer yakınlarında şimdi adını bile hatırlamadığım küçük bir İskoç kasabasında... En yaşlıları John'du. Belki seksenine varmak üzereydi John. Konuştuk biraz. Bana söyledikleri uzun bir hayat tecrübesiyle damıtılmış sözlerdi. Çok düşündürdü beni. Belki de söylediklerinden çok söylemedikleri düşündürdü...

Size hayatımın en önemli üç John'unuyla nasıl karşılaştığımı teker teker anlatacağım. Şimdilik kalın sağlıcakla.

Tekir Kedi de nereden çıktı?

Daha dün bu blog'un adı 'bababurnu'ydu. Ama bu biraz da zorunluluktan kaynaklanmıştı. Denediğim onca ismin hep daha önceden 'kapılmış' olduğunu gördükten sonra, bababurnu adı çalışınca, 'Hadi bari yeni blog'umun adı bu olsun' demiştim. Bu akşam bir de baktım ki www.tekirkedi.com adresi kimseye ait değil. Üstelik galiba kendimi birazcık Tekir Kedi'ye benzetiyorum erken kıraran saçlarımla. Dolayısıyla bundan böyle bu sitenin adı: Tekir Kedi!

Sevgili Dostum Charles

Charles benim Ugandalı biricik arkadaşım. Onunla aynı daireyi paylaştık bir yıl boyunca. Kısa boylu, yuvarlak kafalı, kara derili, bembeyaz dişli, güler yüzlü, şirin mi şirin bir adam. Benden büyük. Boyca değil ama yaşça. Aynı daireyi paylaştığımız 1992-1993 senesinde o otuz iki filandı.

O yıl benim için çok ilginç bir yıl oldu. İngiltere'nin orta yerinde bir yerlerdeki üniversite kasabası Loughborough'da John Phillips Court adındaki yurtta kalıyordum. Yurt dediğim odalara bölünmüş daireler biçiminde bir yer işte. Yaşama alanı anlayacağınız. Her dairede büyük bir mutfak, daracık iki duş kabini... Odalarda birer lavabo... Bizim dairede Hong Kong'tan bir Çinli, bir Taylandlı ve Afrikalı dört kişi daha vardı. Charles, Uganda'dan. Mikoni, Tanzanya'dan. Diğer ikisinin adlarını hatırlayamadım bak şimdi... Tüh! (Notlarıma bakmam lazım. Ama akşamın bu saatinde hiç canım istemiyor uğraşmayı.) Neyse... O diğer iki arkadaşın biri Zambiya'dan, diğeri ise Nijerya'dandı. Tabii böylesine kozmopolit bir ortamda gün geçmiyordu ki yeni birşeyler öğrenmeyeyim. Bunları yazarım ara ara, merak etmeyin. Ama şimdi, dedim ya Charles'a dair birşeyler anlatmak istiyorum.

Bir gün, her tavuk pişirişimde yaptığım gibi, daha çiğken tavuğun derisini sıyırıyordum. Mutfakta beyaz renkli bir yuvarlak masamız vardı. Çevresinde de yedi tane sandalye. Burası - anlayacağınız - mutfak olduğu kadar 'ortak odaydı' da bizim için. O an için tesadüf bu ya, mutfakta benden başka sadece Charles vardı. Oradan buradan konuşmaya başladık. Yıllar sonra görüşmekten... Birbirimizin ülkelerini ziyaret etmekten... Charles, kendisine 'bir gün Türkiye'ye gelmesini' söyleyince, "Neredeee" dedi. "Çok zor". "Neden" diye sordum. "Para" dedi, "Sorun para". "İyi de biriktirirsin o zaman" dedim. "Yıllar alır" dedi. "Desen ki yirmi sene; yirmi sene sonra gelsen" dedim. "Hop" dedi "Sen bizim oralarda ortalama ömür kaç yıl, biliyor musun?" "Yook" dedim korkarak. "Kırk yıl" dedi. Susakaldım.

Sonra suskun dakikaları yine Charles böldü: "Emin, o derileri atacak mısın yoksa" diye sordu. "Evet" cevabını alınca soyduğum deri parçalarını istedi benden ve kendi tenceresine koyup tavuk suyuna pilavını pişirmeye başladı hemen. Kalakaldım.

Dedim ya. Anlatacak çok şey var. Sadece o yılda, o mutfakta öğrendiklerimi anlatmak bile pekçok yazıyı gerektiriyor. Anlatalım bakalım...

Afrika hatıraları henüz bitmedi. Şimdilik kalın sağlıcakla...

1 Aralık 2009 Salı

Başlarken...

Ne zamandır ama ne zamandır içimde müthiş bir yazma arzusu var! Ama tembel ben, her seferinde 'daha zamanı gelmedi' diyerek kaçıp duruyorum. 'Nereye kadar? Kardeşim yaş kırkı geçtiiii, heyyyy. Nereye kadar kaçacaksın dahaaaa?' İşte artık yeter diyen de ben. Benliğimin iki yanı: Tembel ben ve sabretmekten bıkan ben...

'Peki ne yazacağım?'
'Ohooo. Sorulur mu be abicim. Yazacak o kadar çok şeyin var ki senin...'
'Ne mesela?'
'Kendini yaz.'
'Kendimi mi? Hayrola? Ne yazabilirim ki kendim hakkında?'

İşte böylesine anlamsız bir konuşma bir süredir benliğimin iki yanı arasında sürüp gidiyordu ki artık yeter dedim kendi kendime. Evet yazacağım. Yazmak demeyeyim de karalayacağım. Ertuğrul'un deyimiyle bu da bir 'karalama defteri' esasında... Bu da benim 'karalama defterim'. Peki 'bababurnu' da nereden çıktı? Ne bileyim; öylesine bir isim işte. Belki Ereğli'den aklıma gelmiştir. Orada bir tane var. Aslında her yerde bulunur. Nerede bir baba orada bir baba burnu. Zaten ne önemi var canım! Esas olan blog için bir isim değil mi? Geçtim bilgisayarımın başına. Onu denedim, olmadı. Bunu denedim, olmadı. 'bababurnu' oldu ama. 'İyi, kalsın bari' dedim!

Şimdi gelelim sadede. Nereden başlayacağım? Ne yazacağım? Dün akşam aklıma Charles gelmişti ya. Belki iyi bir başlangıç olur. Charles'tan başlayayım, o zaman. Sonraki yazıda görüşelim; ha?