Charles benim Ugandalı biricik arkadaşım. Onunla aynı daireyi paylaştık bir yıl boyunca. Kısa boylu, yuvarlak kafalı, kara derili, bembeyaz dişli, güler yüzlü, şirin mi şirin bir adam. Benden büyük. Boyca değil ama yaşça. Aynı daireyi paylaştığımız 1992-1993 senesinde o otuz iki filandı.
O yıl benim için çok ilginç bir yıl oldu. İngiltere'nin orta yerinde bir yerlerdeki üniversite kasabası Loughborough'da John Phillips Court adındaki yurtta kalıyordum. Yurt dediğim odalara bölünmüş daireler biçiminde bir yer işte. Yaşama alanı anlayacağınız. Her dairede büyük bir mutfak, daracık iki duş kabini... Odalarda birer lavabo... Bizim dairede Hong Kong'tan bir Çinli, bir Taylandlı ve Afrikalı dört kişi daha vardı. Charles, Uganda'dan. Mikoni, Tanzanya'dan. Diğer ikisinin adlarını hatırlayamadım bak şimdi... Tüh! (Notlarıma bakmam lazım. Ama akşamın bu saatinde hiç canım istemiyor uğraşmayı.) Neyse... O diğer iki arkadaşın biri Zambiya'dan, diğeri ise Nijerya'dandı. Tabii böylesine kozmopolit bir ortamda gün geçmiyordu ki yeni birşeyler öğrenmeyeyim. Bunları yazarım ara ara, merak etmeyin. Ama şimdi, dedim ya Charles'a dair birşeyler anlatmak istiyorum.
Bir gün, her tavuk pişirişimde yaptığım gibi, daha çiğken tavuğun derisini sıyırıyordum. Mutfakta beyaz renkli bir yuvarlak masamız vardı. Çevresinde de yedi tane sandalye. Burası - anlayacağınız - mutfak olduğu kadar 'ortak odaydı' da bizim için. O an için tesadüf bu ya, mutfakta benden başka sadece Charles vardı. Oradan buradan konuşmaya başladık. Yıllar sonra görüşmekten... Birbirimizin ülkelerini ziyaret etmekten... Charles, kendisine 'bir gün Türkiye'ye gelmesini' söyleyince, "Neredeee" dedi. "Çok zor". "Neden" diye sordum. "Para" dedi, "Sorun para". "İyi de biriktirirsin o zaman" dedim. "Yıllar alır" dedi. "Desen ki yirmi sene; yirmi sene sonra gelsen" dedim. "Hop" dedi "Sen bizim oralarda ortalama ömür kaç yıl, biliyor musun?" "Yook" dedim korkarak. "Kırk yıl" dedi. Susakaldım.
Sonra suskun dakikaları yine Charles böldü: "Emin, o derileri atacak mısın yoksa" diye sordu. "Evet" cevabını alınca soyduğum deri parçalarını istedi benden ve kendi tenceresine koyup tavuk suyuna pilavını pişirmeye başladı hemen. Kalakaldım.
Dedim ya. Anlatacak çok şey var. Sadece o yılda, o mutfakta öğrendiklerimi anlatmak bile pekçok yazıyı gerektiriyor. Anlatalım bakalım...
Afrika hatıraları henüz bitmedi. Şimdilik kalın sağlıcakla...
2 Aralık 2009 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
0 yorum:
Yorum Gönder