12 Aralık 2009 Cumartesi

İstanbul'da bir gün

Dün günübirlik İstanbul'a gittim. Sabah 10 uçağıyla gidip akşam 10 uçağıyla dönmeyi planlamıştım. Her ikisi de 11 uçağına dönüştü kendiliğinden. Uçaklar gecikti ve ben kendimi "yıldız gibi hisettim" ;-)!

Uçak İstanbul'a inerken pilot için çok zor oldu sanırım. Sis mi vardı yoksa bulutlar çok aşağılara mı inmişlerdi anlayamadım. (Yoksa her ikisi de aynı şey mi?) Aralıklarla yapılan gecikme anonsları sonrasında alçalmaya başladık. Biraz sarsıldık önce. Sonra her nedense hızlandık. İlkin Marmara'nın griye dönmüş yüzeyini gördüm aşağıda. Derken, kıyıdan başlayan İstanbul'u. Süratle indik. İstanbul da Ankara gibi yağmurluydu.

Aceleyle 'havaalanı-Taksim' otobüsüne bindim. İlk binen de bendim. Şoför radyoyu açıp kapının önünde bekliyordu. Radyodaki türkücü avazı çıktığı kadar bağırıyor gibi geldi bana. Otobüs kalabalıklaşmaya başlayınca nasıl olduysa şoför radyoyu kapatmayı akıl edebildi sonunda.

Vakit geldi, hareket ettik. Otobüs şoförü kısa boylu ufacık bir adamdı. Koca göbeği direksiyonla kendisi arasına sıkıştı yerine geçtiğinde. Kırarmış saçlarınının bir kısmı kafasını terk etmekle birlikte bıyıkları maaşallah farkı kapatmıştı. Cin gibi bir adam. Hemen yanı başına başka bir şoför oturdu. Konuşmalardan (ister istemez işittim ne konuştuklarını çünkü hemen ilk koltukta oturuyordum) onun da 'Taksim-Sabiha Gökçen Havaalanı' hattında çalıştığı anlaşılıyordu. Trafik berbattı. İkinci şoför: "Bugün Cuma, değil mi Nail Ağbi" dedi. Başını salladı soförümüz. "Taksim'den Sabiha Gökçen'e en az iki saat sürer bugün" dedi ikinci şoför ve devam etti: "Arabaya geç biniyorlar sonra da geciktik diye şikayet ediyorlar ağbi. Geçen biri beni şikayet etmiş. Uçağını kaçırmış; sorumlusu benmişim. 70 kilometrenin üzerine çıkmamışım. Emniyet şeridine geçmemişim. Ne kadar trafik kuralı varsa hepsine harfiyen uymuşum!" Şikayet sebebine de bakın! Burası neresi? Türkiye!

Şoförler kendi aralarında havadan sudan konuşmayı sürdürdüler. Bir an gözlerim ön camın üstüne şiddetle düzen yağmur damlalarının nasıl aşağıya doğru süzüldüğüne takıldı. Başka bir yerlere gidiverdim. Yıllar öncesi. Alvaro'yla Nina'nın evindeyim. Nina her zaman olduğu gibi boy boy dizilmiş üç çocukla meşgul. Alvaro'yla ben Oporto'dan yeni gelen Porto şarabını yudumlayıp sohbet ediyoruz. Biraz Portekiz biraz da Türkiye var gündemimizde. Politika, Avrupa Birliği, diller, kültürler... Koyu Katolik Alvaro her zamanki gülümseyişiyle çaktırmadan hücum ediyor... Bir yandan da şarabından bir yudum daha almadan önce kadehini sallıyor. Kadehin yukarılarına doğru sıvanan şarabın yoğunluğu aşağıya doğru birden akmasına imkân tanımıyor tabii. Şarap aşağıya doğru yavaşça süzülürken Alvaro her sefer şarabın kalitesine işaretle "Bak şarap ağlıyor" diyor... Otobüsün ön camında yağmur ağlıyor. Hayır hayır! Ağlayan gökyüzü... Yeniden İstanbul'a dönüyorum ve gözlerim yol kenarındaki manzaraya takılıyor. Ne güzel bir kent bu İstanbul!

İstanbul'u çok seviyorum ama korkuyorum da İstanbul'dan. Ne zaman buraya gelsem sanki başka bir ülkeye gelmiş gibi hissediyorum. Türkiye'nin belki de tek kenti İstanbul. Ankara'nın hissettirmediklerini hissettiriyor bana. Ama yaşamak sanki çok zor İstanbul'da. Bir seferinde Perihan'la Levent'i ziyarete geldiğimizde "Hadi çıkalım" dediler. Çıktık. Rumelihisarı'nın oralarda bir yerde kahvaltı ettik. Sucuklu yumurta, taze simit ve semaverde çay... Sonra da Ortaköy'e kahve içmeye gittik. "Ne şanslısınız" dedim. Şaşırıp sordular "Neden" diye. "İstanbul'da yaşıyorsunuz. Buralara gelip kahvaltı yapıyor, kahve içiyor, deniz havası alıyorsunuz" dedim. "Neredeee" dediler, "En son buralara üç sene evvel gelmiştik yine başka arkadaşları misafir etmek için. Gündelik hayatın içinde buralara uğrayacak zamanı bulmak ne mümkün." Şu duruma bir bakın. İstanbul'un bir tarafından ötekine gitmek bile saatlerce sürdüğüne göre haklılar. Zaman olsa para, para olsa zaman sorun.

Otobüste; Aksaray'dan Haliç'e indik. Tepebaşı'na tırmanırken sol taraftaki yamaca baktım. İrili ufaklı binlerce çirkin yapı. Mimar Sinan'ın kentinde burası ne menem bir yer böyle? Güzel ile çirkin iç içe, yeni ile eski yanyana; ama çarpık. 'Çarpık' sıfatı o kadar sık aklıma geliyor ki İstanbul'da. Zıtlıklar kenti İstanbul. Güzel ile çirkin, zengin ile fakir, eski ile yeni hep yanyana. Ne kadar hırpalanmış da olsa yine de İstanbul tabii! Dünya'da böylesine muhteşem bir coğrafyaya yayılmış ikinci bir kent var mı?

Taksim'de otobüsten indim. İnerken de şoföre sordum: "Akşam uçağım 10'da. Kaçta bineyim havaalanı otobüsüne?" "En geç 7'de" dedi. Teşekkür edip şemsiyemi açtım ve koşturarak Cumhuriyet Caddesi'nde karşıdan karşıya geçtim. Ara sokaklardan Şehit Muhtar Caddesi'ne doğru koştum. İstanbul'du. Muhteşemdi. Koşturmak bile muhteşem... İstanbul...

0 yorum:

Yorum Gönder