3 Aralık 2009 Perşembe

Hayatımın ilk John'u - 1. bölüm

Şimdi size hayatımın ilk John'undan söz edeceğim.

1998 yılının kış aylarından birindeydik. Soğuktu. Günler griydi, iç karartıcıydı ve hava hayli erken kararıyordu.

Dilek'le birlikte o akşama doğru Nottingham'a gitmeye karar verdik. Nottingham Loughborough'ya arabayla yarım saatlik bir mesafede. (İkisinin arası 20 km. olsa gerek.) Bir yerde yemek yiyip, sonra başka bir yerde de sıcak birşeyler içip bir değişiklik yapmak; rahatlamak istedik. Güzel de bir akşam oldu da sanırım.

Sonra galiba saat 9 dolaylarında 128 bin mildeyken aldığımız bordo renkli iki kapılı Ford Escort'umuza atlayıp Loughborough'ya doğru yeniden yola koyulduk. (Bu arabayı görmeden, telefonda almıştık. Hayatımda iki kez bu şekilde araba satın aldım ve doğrusu her ikisinden de hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Manchester'da yaşayan arkadaşım Ali'ye bir araba almayı düşündüğümü söylemiştim. Ali bir süre sonra beni aradı ve doktorasını bitirip ülkesi Kore'ye dönen birinin arabasını sattığını; eğer istersem bu arabayı benim için alabileceğini söyledi. "Tamam" dedim ben de. Arabayı kullanmaya başlayışımın da uzun bir hikâyesi var aslında. Ama bunu başka bir sefere saklıyorum - aksi halde I. John konusuna gelişimiz zor olacak çünkü!) Her neyse...

Yolda her şey normalken birdenbire farlarımın önümü aydınlatmadığını fark ettim. Zaman zaman yol üzerinde sıklıkla karşımıza çıkan köylerin arasından geçiyor olduğumuzda bunu fark etmek zordu tabii. Çünkü yolun köylerden geçen kesimleri çok iyi aydınlatılıyordu. Fakat köylerden çıktığımızda zifiri karanlıkta yolu görmekte çok güçlük çekiyordum. Yol zemini pırıl pırıl ama biri geliş diğeri gidiş iki şeritli, görece dar bir yoldu ve biraz kıvrılarak uzanır giderdi iki kent arasında. Farlarda bir sorun olduğunu anlayınca biraz panik olduğumu söylemem lazım. Ne yapmamız gerektiğini bilemedik. Bir yandan gidiyor, bir yandan ne yapsak diye düşünüp duruyorduk Dilek'le birlikte...

Birkaç köyü böylece geçtikten sonra köylerden birinin çıkışındaki bir benzin istasyonunda durmayı akıl edebildim. İstasyonun hemen yanı başında da aydınlatılmış bir GARAJ tabelası vardı. Bu etkilemiş olmalıydı beni. Arabayı garajın önüne çektim. Tesadüf bu ya içeride de iki kişi vardı. Arabayı susturdum ve içeri girdim. Bir sorunum olduğunu, farlarımın yanmadığını söyledim. Adamlar bir an için susup beni dinledikten sonra arabamın markasını sordular. Ford Escord'u duyunca "Biz bu tür arabalarla ilgilenmiyoruz" deyip kestirip attılar ve yeniden kendi işlerine döndüler. Kalakalmıştım. Umursamazlıkları beni yıkmıştı. Zor durumdaydım ve buralarda bu ikisinden başka bana kim yardım edebilir bilmiyordum. Verdikleri cevapla sarsılmış vaziyette garajın içindeki diğer arabalara baktım. Tamamı lüks spor arabalardı. Çok zengin bir İngiliz köyündeki pahalı araba meraklılarının ortasına düşmüştüm.

Dışarı çıktım. Arabaya dönüp Dilek'e durumu anlattım. Herşeye rağmen yola çıkıp eve doğru yol almaya karar verdik. Fakat anahtarı çevirdiğimde araba çalışmadı. Arabalardan anlayan, tecrübeli bir sürücü de sayılmazdım. En doğrusunun hemen yan taraftaki benzin istasyonundan, Loughborough'da arabası olan Türk arkadaşlardan birini, Fırat'ı telefonla arayıp, kendisinden gelip bizi almasını rica etmek olacağını düşündüm. Ama... Ama Fırat'ın telefonu sürekli meşguldü. Dakikalar boyunca denedim durdum. Nafileydi. Arada bir de Dilek'in yanına arabaya dönüyor ve kendisine bilgi veriyordum. Artık bıkkınlık içinde bir kez daha anahtarı kontağa soktum ve çevirdim. Aman Allahım. Evet çalıştı araba. Hatta farlar bile yandı. İşte bir şanssızlık olmuştu ve her şey yeniden yoluna girmişti... Girmiş miydi acaba? Daha John'la tanışmadığımıza göre?

Devamını bir sonraki yazıya, yarın geceye bırakıyorum.

1 yorum:

  1. Bazen küçük mucizeler olur sen ona denk gelmişsin...
    YanıtlaSil