6 Aralık 2009 Pazar

Hayatımın ilk John'u - 2. bölüm

Hayatımın ilk John'unu size anlatırken en son nerede kalmıştık? Tamam şimdi hatırladım: Artık bıkkınlık içinde bir kez daha anahtarı kontağa sokup çevirmiştim. Vee.... araba çalışmış, hatta farlar bile yanmıştı. Böylelikle de şanssızlık bitmiş ve her şey yeniden yoluna girmişti... Girmiş miydi caba? Hayırrr! Maalesef girmemişti. Evet motor çalıştı, farlar yandı ve yeniden yola çıktık. Ama o tuhaf garajın bulunduğu köyden çıkar çıkmaz bir kez daha farlar söndü ve zifiri karanlıkta, körüne gitmeye başladık yeniden. Bütünüyle şaşkındık. İngiltere gibi kendine özgü yanları dikkat çekici ölçüde belirgin olan bir ülkede bu saatte açık bir garaj bulabilmek bile mucizeydi aslında. Şansa bakın ki o mucize bize bir kez denk geldiği hâlde arabamızın markası tutmamıştı! Keşke bir Jaguar'a ya da Porshe'ye veya bir Ferrari'ye sahip olsaydım. :-) (O dönemde üniversitedeki danışmanım David'in bordo renkli bir Jaguar'ı vardı ve arabasıyla çok övünürdü. Haksız olmadığını o akşam anladım!)

Zifiri karanlıkta körüne gidiyorduk. Birden bir başka köyün içine daldık. Sokak lambaları çevreyi gayet güzel aydınlatıyordu. 'Dursam mı? Ne yapsam?' Son kez bir garajın önünde durmam bile işe yaramamıştı. 'Çok da fazla bir yol kalmadı eve' diye düşündüm ve durmadım. Köyün çıkışına doğru dik bir yokuş vardı. Yokuşu tırmanırken arkamdan gelen bir araba birden hızlandı. 'Zaten farları gözümü almıştı. İyi beni geçip gidecek' diye sevindim hızlanınca. Beni geçer geçmez önümde duruverdi. Kırmızı pahalı bir spor arabaydı. Çarpmamak için birkaç metre gerisinde şaşkınlıkla durdum. Arabanın içinden üzerinde siyah deri pantolon ve mont bulunan siyah çizmeli uzun saçlı sarışın bir kadın çıktı. Ben de hemen kontağı kapatıp dışarı çıktım. Bana gayet kibar bir ses tonuyla "Farlarınız yanmıyor" deyiverdi. Biliyordum. Bunu söylemesine de ne gerek vardı ki canım? Saf saf "Biliyorum" deyiverdim. Kadın çok sinirlendi ve bağırmaya başladı. "Çıldırdınız mı? Hadi kendi canınızı düşünmüyorsunuz, ya başkalarınınki? Buna hakkınız yok!" Ne diyebilirdim. Kadın çok haklıydı. Fakat çok tecrübesizdim; bu tür birşey ilk kez başıma geliyordu ve ne yapacağımı hiç bilememiştim. Üstelik bu kadının kendi ülkesinin yurttaşları daha biraz önce beni garajlarının önünden geri çevirmemişler miydi? Hayır hayır... Her şey bir yana kadın haklıydı. Bir kazaya sebep olabilirdim. Dilek'le bizim zarar görmemiz bir yana, hiçbir kabahati bulunmayan insanlara da zarar verebilirdim. Bu yaptığım yanlıştı, hatta son derece aptalcaydı. Arabayı köyün ortasında bir yerde bırakıp bir telefon kulübesinden yeniden Fırat'ı aramaya ya da bir taksi çağırmaya karar verdim. Yeniden arabaya girdim ve anahtarı çevirdim fakat arabanın verdiği tepki boğuk bir ses ama hepsi o kadardı. Araba yeniden susmuştu işte. Bir kez daha ne yapacağımı bilemedim. Dilek "Köyün ortasında bir yerde sanırım açık bir pub gördüm" deyiverdi.

Fakat arabamız yolun orasındaydı şimdi. Evet, yanan sokak lambaları çevreyi gayet güzel aydınlatıyordu ama yine de arabanın burada bulunması son derece sakıncalıydı. Birinin gelip arabaya arkadan çarpması durumunda başım büyük derde girebilirdi. Üstelik vicdanen de çok sıkıntı duyabilirdim. Arabanın arka dörtlülerini yaktım. Allahtan bu lambalar çalışıyordu. Yokuş aşağı yürümeye başladık Dilek'le. Bir yandan da 'yoldan kimse geçmese keşke' diye dua ediyordum içimden. Köyün orta yerine vardığımızda Dilek'in haklı olduğu anlaşıldı. Köyün pub'ı açıktı. Işıkları yanıyordu. Bu geç saatlerde ortalık iyice soğuduğu için çevrede kimse yoktu ama pub'ın ışıkları cıvıl cıvıldı. İçeri girdiğimizde karşılaştığımız kalabalık beni çok şaşırttı. Dışarıda in cin top oynarken sanki bütün köy halkı kendisini buraya atmış gibiydi. Gürültüden sesimi duyurmak da güç oldu ama, barmene telefonu kullanıp kullanamayacağımı sordum. "Bir sorun mu var" diye cevapladı. Arabamın köy çıkışında yolda kaldığını ve ne yapacağımı bilemediğimi söyledim. "Şanslısın" dedi "Burada bir araba tamircisi var." Sonra döndü ve kalabalığa doğru seslendi "Hey John gelsene. Burada sana ihtiyaç duyan birileri var."

Bir anda rahatlamıştım. İşte bir tamirciye rastlamıştım nihayet ve o yani John yanıma geliyordu. Aaa o da kim yahu? Zayıf, çelimsiz küçücük bir çocuk. Elindeki bira bardağını masanın üstüne bırakmadan önce içinde kalan birkaç yudum birayı bir dikişte içti ve "Sorun ne?" dedi incecik bir sesle. Anlattım. "Sorun dinamo olmalı. Hadi benim arabamla gidelim oraya" dedi. Küçücük iki kapılı gri bir arabası vardı. O, Dilek ve ben John'un arabasına tıkışıp dört beş yüz metre uzaktaki Ford Escord'umun yanına vardık.

Şükür arabama henüz kimse çarpmamıştı ve arka dörtlüler hâlâ yanıyorlardı. John direksiyona oturdu. Kontak anahtarını birkaç kez denedikten sonra motor kapağını açmaya bile gerek duymadı. "Arabayı çekeceğiz. Daha önce çekilen bir araba kullandın mı hiç?" diye sordu. "Hayır" cevabını alınca hiç tereddüt etmeden vitesi boşa aldı, el frenini indirdi ve gerisin geriye yokuş aşağı itmeye başladı yaşlı arabamı. Bu kadar kadar küçük bir çocuk bütün bunları nasıl beceriyordu; Dilek'le inanamamıştık. Biz de John'un arkasından yokuş aşağı aceleyle yürüdük. John büyük bir ustalıkla suskun arabayı yokuş ağaşı indirip pub'ın bahçesine park etmeyi başarmıştı. Sonra "Gidip kendi arabamı almam lazım" deyip koşup gitti.

İçeri girip onu beklemeye koyulduk. Barmen "Halloldu mu" diye sordu. "Evet" deyince "Müthiştir" dedi. "Yaşını biliyor musun" diye sordum barmene. "Sanırım on altı olmalı" dedi. Daha on altı yaşında olmasına rağmen John gerçekten müthişti ve o akşam neredeyse hayatımızı kurtarmıştı.

Sonraki sefer size hayatımın ikinci John'unu anlatacağım. II. John da ilki kadar zor bir zamanımda yardım edecekti bana. Fakat sorun bu kez araba olmayacaktı...

1 yorum:

  1. "Arabanın içinden üzerinde siyah deri pantolon ve mont bulunan siyah çizmeli uzun saçlı sarışın bir kadın çıktı." dedikten sonra insan bambaşka bir olay bekliyor ama güzeldi:)
    YanıtlaSil