25 Mayıs 2016 Çarşamba

Öç

Köydeki bahçeli evlerinde kapının önüne çıktı. Ayakkabılarından tekini bulamadı. “Kim aldı ki bunu yine?” diye geçirdi içinden. İçeri geçti yeniden. Annesine seslendi: “Ayakkabımın teki gitmiş yine.” Terlikleriyle dışarı çıktı. Bu kaçıncıydı! Bir aydır bu kaçıncı! Yeni ayakkabı almaktan bıkmıştı. Tuhaf bir şekilde her seferinde ayakkabılarının tekini birileri alıp götürüyordu.

Bir yolunu bulacaktı elbet. Ayakkabılarını götüreni bir şekilde bulacak ve cezasını verecekti. Her zamanki gibi yine kapının önünde bıraktı ayakkabılarını. Pencerenin yanındaki divana oturdu. Tülün gerisinden gelen geçeni kolaçan etmeye başladı. Kimse geçmedi kapının önünden. Çıktı baktı. Yine teki yoktu ayakkabısının. Ayakkabıları götüren belki de bir çocuktu ya da bir cüce belki. O yüzden pencerenin önünden gelen geçen kimseyi göremiyordu muhtemelen.

Birkaç gün sonra ayakkabılarını yine kapının önünde burakıp pencere kenarına oturdu. Bekledi. Ne gelen vardı ne geçen. Sonra bir köpeğin uzaklaştığını gördü. Önce aldırmadı. Ama... O da ne? Köpeğin ağzında ayakkabılarından biri vardı. Bu köpek şu birkaç ay önce sokakta durduk yere tekme savurduğu köpek değil miydi?


© Emin Akçaoğlu

Kapı

Mekanik bir ses “Durun” dedi. Durdu. Karşısındaki cihazın ışıkları yanıp söndü. “Geçebilirsiniz” dedi makina. Denileni yapıp geçti. İçinde bulunduğu daracık kabinin kayan kapısı arkasında kapandı. İçeride sadece bir koltuk vardı. Oturdu. Mekanik ses bu defa çok daha yakınındaydı. “Kırk yaşınızı geçtiniz ve sizin yaşınızdaki herkes gibi siz de düş kuramıyorsunuz, değil mi?” diye sordu. “Evet” dedi. “Peki niçin? Sebebini biliyor musunuz?” diye sordu makina. “Hayır” dedi. “Sebebini biliyor olsaydım zaten burada olmazdım.”

Düş kabini denemesi derdine çare olmadı ama. Hâlâ düş göremiyordu.

“Düş kuramıyorum, düş göremiyorum” dedi. “Ne olmuş yani?” diye cevap verdi öteki. “Anlamıyor musunuz doktor?” dedi; “Size söylüyorum: Düşlerin olmadığı bir dünyada yaşıyorum. Yaşayan bir ölü gibiyim artık. Günlerim bomboş geçiyor. Yaşamımdan zevk alamıyorum. Düş kabinlerinde kısacık da olsa düş kurabilmenin düş görebilmenin mümkün olduğunu söylediler. Denedim ama olmadı. Üstelik bir ömür boyunca biriktirdiğim tüm parayı verdiğim hâlde. Bu defa size geldim çünkü bana yardım edebileceğinizi söylediler.” Cevaplamadı öteki. Uzun süre sessizce bekledi. Adam hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Sonunda dayanamadı doktor. “Düş kabinleri çözüm olamazdı zaten. Duvara gitmelisiniz.” Duvara gitmesini başkaları da söylemişti. Duvarın nerede olduğunu söylememişlerdi ama.

Çok uzun yol yürüdü duvarı bulmak için ve şimdi önünde duruyordu. Duvarın arkası bambaşka demişlerdi. Arkasında düş görebilirsin. Evet işte duvarı bulmuştu fakat hâlâ duvarın bu yanındaydı ve diğer yanına nasıl geçebileceğine dair hiçbir fikri yoktu. Tırmanmayı düşünemedi bile. Duvarın çelik tuğlaları öğle sıcağında gözlerini alacak kadar pırıl pırıl parlıyordu. 

Bir kapı olmalıydı ama nerede? Duvar nerede bitip nerede başladığı belirsiz ölçüde devasaydı, hem enine hem boyuna.

Bir kapı olmalıydı ama nerede? Nerede? Düşündü! Bir kapı olmalıydı ama nerede? Düşündü!


© Emin Akçaoğlu

29 Nisan 2016 Cuma

Hikâyelerin önemine dair

Küçük bir çocukken annem, ablamla bana hep masallar ve hikâyeler anlatırdı. Hemen hemen her gece; bazen akşamları, bazen gün içinde. Annem bu masalların ya da hikâyelerin çoğunu kendisine büyükannesinin anlattığını söylerdi. Bazılarını ise daha bize anlatırken uyduruyordu sanırım. Bu masallar ve hikâyeler hayata dair algılarımı derinden etkilediler.

Sonradan ben de küçükken oğluma akşamları yemek masasında çok masal ve hikâye anlattım. Bazıları annemin bana anlattıklarıydı. Bazılarıyla annem gibi benim de oracıkta uyduruverdiklerimdi.

Bu süreçte insanların hayatlarında hikâyelerin ne kadar önemli olduğunu çok iyi anladım. İnsanların roman ya da hikâye kitapları okuyor oluşunun; sinema ya da televizyon filmleri seğrediyor oluşunun; hatta dedikodu düşkünlüğünün derinlerdeki sebebi bununla ilgili olsa gerek.

Hikâyelere bağımlılığımızın bir sebebi eğlence olabilir belki. Fakat bence daha derinlerde yatan başka bir sebep var: İnsanın kendini arayışı! Ya da belki insanın kendini kavramaya, anlamaya, hayatına anlam vermeye olan ihtiyacı.  


© Emin Akçaoğlu

26 Nisan 2016 Salı

Finansal tablolar analizi

“Sen söyle A… . Bu yıllık faaliyet raporunda verilen hangi tablolar analiz edilebilir?”
“Eğer tablolar finansalsa o tablolar analiz edilebilir hocam.”
“İyi peki. Ama bu önündeki nedir?”
“Tablo işte!”
“Ne tablosu bu oğlum?”
“Kül tablosu hocam.”
“Oğlum ne alaka? Analiz edebilir misin bu tabloyu?”
“Tabii. Sanırım pis biraz.”

23 Nisan 2016 Cumartesi

İş bulmak zor (mu)? [Öğrencilerime]

“Kriz var. Kriz var. Bunalım var!”

Doğru kriz var; bunalım var. İş bulmak zor. İşsizlik var. 

‘Üniversiteli işsizliği’ dünyanın her yerinde vakıa. Bu demek değil ki çaresizsiniz. Tersine. 

Bazılarınız bazılarının önüne geçeceksiniz. Her zaman olduğu gibi. 

Dünyada ne söylenmemiş söz; ne yaşanmamış olay; ne düşünülmemiş olgu var. Hep ne olduysa olan o. Hep ne olduysa o olacak. 

Bu hamur çok su kaldırır; farkındayım. Sözümün özü şu uzatmadan: Herkes kendi devrini yaşar ve her yaşantı bir başkasına benzer şu ya da bu şekilde. 

Ne dünyanın ilk insanlarısınız ne de son. Bazıları bazılarının önüne geçecek. 

Öne geçen siz olun.

Keşke herkes önde olsa!


Emin Akçaoğlu

Kim olduğunu düşünüyorsan o’sun!

Ne yiyorsan o’sun. Ne okuyorsan o’sun. Kim olduğunu düşünüyorsan o’sun.

Başarılı mı olmak istiyorsun. Ol o zaman.

Başarısızsan, mutsuzsan, keyifsizsen … başkalarını suçlama. Kabahat senin. Neysen o’sun. Kimsen o’sun. Kim olmak istiyorsan o’sun.

Kafanın içinde olmak istediğin biri olsun. O olmaya çalış ki o olasın.

Başkalarını suçlama. Bu kaçış. 'Suçla ve rahatla.' En kolayı bu. Farkında mısın? 

Başkalarını değiştirmeye gücün yetmez ama kendini değiştirebilirsin.

Kim olduğunu düşünüyorsan o’sun!

Emin Akçaoğlu

21 Nisan 2016 Perşembe

Çok okuyorsunuz ama...

Sevgili gençler, büyük çoğunluğunuz okumuyorsunuz. Diyeceksiniz ki “Hayır okuyoruz. Hem de çok okuyoruz. Hatta sürekli okuyoruz.” Haklısınız; okuyorsunuz. Fakat okumak denilince benim aklıma gelen türde olan metinleri değil. Okuyorsunuz. Ekranda okuyorsunuz. Bu bilgisayar ekranı da oluyor bazen ama çoğunlukla telefon ekranında okuyorsunuz. Okuduklarınızın çok büyük bölümüyse en yakın arkadaşlarınızın ya da akranlarınızın yazdıkları. Satırlar dolusu Whatsapp mesajı okuyorsunuz. Kimi zaman eğleniyor, kimi zaman kızıyor, kimi zaman duygulanıyorsunuz. Satırlar dolusu Facebook mesajı okuyorsunuz. Belki biraz Twitter mesajı ya da eposta mesajı da. İnternette sayfalar dolusu başka metinler de okuyor olabilirsiniz. Fakat bunların hiçbiri beni okuyor olduğunuza ikna edemiyor maalesef. Çünkü galiba yeterince kitap okumuyorsunuz.

“Bunu nereden çıkarıyorsunuz hocam?” diye sorabilirsiniz. Lûtfen sorun! Ben yıllardır sizleyim gençler. Yıllardır hemen hemen her gün karşılaşıyoruz; konuşuyoruz. Sizi dinlerken – belki hepinizin değil ama – büyük çoğunluğunuzun yeterince okumadığınızı anlıyorum. İşin doğrusu üzülüyorum da. Çünkü sizin gün geçtikçe daha iyi yetişen entelektüeller olduğunuzu görmek istiyorum. Fena sayılmazsınız belki. Fakat bence olabileceğinizden hayli geridesiniz. Ne diye peki?

Aklıma geldikçe (aslında hiç çıkmıyor aklımdan) size zamanı hatırlatıyorum. Hep gözünüzün önünde bir kum saati olsun demedim mi size? Kum saatinin üst bölmesindeki kum miktarı sizin için alttakine kıyasla çok daha fazla olabilir. Sonuçta gençsiniz tabii. Önünüzde yaşanacak nice yıllar var, biliyorum. Ben de geçtim oralardan gençler. Fakat ileride sizin de iyi öğreneceğiniz gibi saatinizde sandığınızdan daha az kum var: Her geçen gün azar azar aşağıya akan. Zaman geçiyor gençler. Daha ötesini anmayacağım burada.

Çok da uzatmak istemiyorum  zaten. Hep söylüyorum: Tüm kızlar ve oğullar annelerini ve babalarını geçmeli! Geçtiniz mi? Geçecek misiniz? Nasıl? Gerçek anlamda okumak kitap okumaktır. Sığ kalmak istemiyorsa kişi, derin olmak istiyorsa; daha derin anlamak istiyorsa kitap okumalı. Eline ne geçerse okumalı da diyemem. O kadar zamanımız yok çünkü. Öleceğiz. Başlangıçta ele ne geçerse okunabilir belki. Ama iyi okuyan biri, zamanla, okumak için iyi olanı seçebilme yetisini de geliştirecektir.

Okuyun gençler! Anne ve babanızı geçmek için ve sizi geçecek çocuklar yetiştirmek için okuyun.


Emin Akçaoğlu