29 Nisan 2016 Cuma

Hikâyelerin önemine dair

Küçük bir çocukken annem, ablamla bana hep masallar ve hikâyeler anlatırdı. Hemen hemen her gece; bazen akşamları, bazen gün içinde. Annem bu masalların ya da hikâyelerin çoğunu kendisine büyükannesinin anlattığını söylerdi. Bazılarını ise daha bize anlatırken uyduruyordu sanırım. Bu masallar ve hikâyeler hayata dair algılarımı derinden etkilediler.

Sonradan ben de küçükken oğluma akşamları yemek masasında çok masal ve hikâye anlattım. Bazıları annemin bana anlattıklarıydı. Bazılarıyla annem gibi benim de oracıkta uyduruverdiklerimdi.

Bu süreçte insanların hayatlarında hikâyelerin ne kadar önemli olduğunu çok iyi anladım. İnsanların roman ya da hikâye kitapları okuyor oluşunun; sinema ya da televizyon filmleri seğrediyor oluşunun; hatta dedikodu düşkünlüğünün derinlerdeki sebebi bununla ilgili olsa gerek.

Hikâyelere bağımlılığımızın bir sebebi eğlence olabilir belki. Fakat bence daha derinlerde yatan başka bir sebep var: İnsanın kendini arayışı! Ya da belki insanın kendini kavramaya, anlamaya, hayatına anlam vermeye olan ihtiyacı.  


© Emin Akçaoğlu

26 Nisan 2016 Salı

Finansal tablolar analizi

“Sen söyle A… . Bu yıllık faaliyet raporunda verilen hangi tablolar analiz edilebilir?”
“Eğer tablolar finansalsa o tablolar analiz edilebilir hocam.”
“İyi peki. Ama bu önündeki nedir?”
“Tablo işte!”
“Ne tablosu bu oğlum?”
“Kül tablosu hocam.”
“Oğlum ne alaka? Analiz edebilir misin bu tabloyu?”
“Tabii. Sanırım pis biraz.”

23 Nisan 2016 Cumartesi

İş bulmak zor (mu)? [Öğrencilerime]

“Kriz var. Kriz var. Bunalım var!”

Doğru kriz var; bunalım var. İş bulmak zor. İşsizlik var. 

‘Üniversiteli işsizliği’ dünyanın her yerinde vakıa. Bu demek değil ki çaresizsiniz. Tersine. 

Bazılarınız bazılarının önüne geçeceksiniz. Her zaman olduğu gibi. 

Dünyada ne söylenmemiş söz; ne yaşanmamış olay; ne düşünülmemiş olgu var. Hep ne olduysa olan o. Hep ne olduysa o olacak. 

Bu hamur çok su kaldırır; farkındayım. Sözümün özü şu uzatmadan: Herkes kendi devrini yaşar ve her yaşantı bir başkasına benzer şu ya da bu şekilde. 

Ne dünyanın ilk insanlarısınız ne de son. Bazıları bazılarının önüne geçecek. 

Öne geçen siz olun.

Keşke herkes önde olsa!


Emin Akçaoğlu

Kim olduğunu düşünüyorsan o’sun!

Ne yiyorsan o’sun. Ne okuyorsan o’sun. Kim olduğunu düşünüyorsan o’sun.

Başarılı mı olmak istiyorsun. Ol o zaman.

Başarısızsan, mutsuzsan, keyifsizsen … başkalarını suçlama. Kabahat senin. Neysen o’sun. Kimsen o’sun. Kim olmak istiyorsan o’sun.

Kafanın içinde olmak istediğin biri olsun. O olmaya çalış ki o olasın.

Başkalarını suçlama. Bu kaçış. 'Suçla ve rahatla.' En kolayı bu. Farkında mısın? 

Başkalarını değiştirmeye gücün yetmez ama kendini değiştirebilirsin.

Kim olduğunu düşünüyorsan o’sun!

Emin Akçaoğlu

21 Nisan 2016 Perşembe

Çok okuyorsunuz ama...

Sevgili gençler, büyük çoğunluğunuz okumuyorsunuz. Diyeceksiniz ki “Hayır okuyoruz. Hem de çok okuyoruz. Hatta sürekli okuyoruz.” Haklısınız; okuyorsunuz. Fakat okumak denilince benim aklıma gelen türde olan metinleri değil. Okuyorsunuz. Ekranda okuyorsunuz. Bu bilgisayar ekranı da oluyor bazen ama çoğunlukla telefon ekranında okuyorsunuz. Okuduklarınızın çok büyük bölümüyse en yakın arkadaşlarınızın ya da akranlarınızın yazdıkları. Satırlar dolusu Whatsapp mesajı okuyorsunuz. Kimi zaman eğleniyor, kimi zaman kızıyor, kimi zaman duygulanıyorsunuz. Satırlar dolusu Facebook mesajı okuyorsunuz. Belki biraz Twitter mesajı ya da eposta mesajı da. İnternette sayfalar dolusu başka metinler de okuyor olabilirsiniz. Fakat bunların hiçbiri beni okuyor olduğunuza ikna edemiyor maalesef. Çünkü galiba yeterince kitap okumuyorsunuz.

“Bunu nereden çıkarıyorsunuz hocam?” diye sorabilirsiniz. Lûtfen sorun! Ben yıllardır sizleyim gençler. Yıllardır hemen hemen her gün karşılaşıyoruz; konuşuyoruz. Sizi dinlerken – belki hepinizin değil ama – büyük çoğunluğunuzun yeterince okumadığınızı anlıyorum. İşin doğrusu üzülüyorum da. Çünkü sizin gün geçtikçe daha iyi yetişen entelektüeller olduğunuzu görmek istiyorum. Fena sayılmazsınız belki. Fakat bence olabileceğinizden hayli geridesiniz. Ne diye peki?

Aklıma geldikçe (aslında hiç çıkmıyor aklımdan) size zamanı hatırlatıyorum. Hep gözünüzün önünde bir kum saati olsun demedim mi size? Kum saatinin üst bölmesindeki kum miktarı sizin için alttakine kıyasla çok daha fazla olabilir. Sonuçta gençsiniz tabii. Önünüzde yaşanacak nice yıllar var, biliyorum. Ben de geçtim oralardan gençler. Fakat ileride sizin de iyi öğreneceğiniz gibi saatinizde sandığınızdan daha az kum var: Her geçen gün azar azar aşağıya akan. Zaman geçiyor gençler. Daha ötesini anmayacağım burada.

Çok da uzatmak istemiyorum  zaten. Hep söylüyorum: Tüm kızlar ve oğullar annelerini ve babalarını geçmeli! Geçtiniz mi? Geçecek misiniz? Nasıl? Gerçek anlamda okumak kitap okumaktır. Sığ kalmak istemiyorsa kişi, derin olmak istiyorsa; daha derin anlamak istiyorsa kitap okumalı. Eline ne geçerse okumalı da diyemem. O kadar zamanımız yok çünkü. Öleceğiz. Başlangıçta ele ne geçerse okunabilir belki. Ama iyi okuyan biri, zamanla, okumak için iyi olanı seçebilme yetisini de geliştirecektir.

Okuyun gençler! Anne ve babanızı geçmek için ve sizi geçecek çocuklar yetiştirmek için okuyun.


Emin Akçaoğlu

26 Kasım 2013 Salı

Değişim

Değişmeyen ne var? Hiçbir şey! Dünya değişiyor. Dünya hem kendi kendine değişiyor hem de onu insanoğlu değiştiriyor. Depremler oluyor. Yer kayıyor. Yerkürenin yüzeyi değişiyor. Denizlerin tabanı değişiyor. İnsan kazıyor, yarıyor, tüketiyor, kirletiyor. Atmosfer değişiyor. Biz, insanlar da farklı değiliz.

Değişiyoruz. Her geçen an bedenimiz değişiyor. Duygularımız değişiyor. Düşüncelerimiz değişiyor. Algılarımız değişiyor. Yaşam genellikle kendi gündelik seyri içinde akıp gidiyor. Gündelik hayatın içinde esas önem taşıyan ‘şimdiki zaman’dır. Bugündür. Hatta bu andır. Geçmiş ya da gelecek gündelik akışta – hele akış da hızlıysa – hatırımıza gelmez bile.

Aslında şimdiye odaklanmak çoğu zaman iyidir. Şimdiye odaklandığımızda değişimi de çok fazla sorgulamayız. Bu sebeple çocukların ne kadar hızlı büyüdüklerini, ne kadar çok değiştiklerini onları aralıklarla görenler daha iyi anlar. Fakat bazen düşüncelere dalarız ve geçmişi ya da geleceği, sıklıkla düşündüğümüzden daha çok düşünürüz. İşte öyle zamanlarda kendimizi biraz daha iyi tanırız. Kendini bilmek değil mi esas olan?

Kendimizi evrenin merkezinde görürüz çoğu zaman. Galileo’ya kadar kendini evrenin merkezinde gören insanoğlu, bunun doğru olmadığını kabullenmekte ne kadar zorlanmış. Evrenin merkezinde değil de kenar mahallelerden birindeki sıradan bir yıldızın çevresinde dönüp duran küçücük ve sıradan bir gezegenin üstündeki minnacık bir varlık olan insan, sanırım, sarsılmış sıradanlığını fark ettiğinde. İnsanlığın tecrübesinde olduğu gibi birey olarak da aynı travmayı yaşayabiliyoruz. Çocukken kardeşlerimiz, akranlarımız aramıza katıldığında her şeyin merkezinde olmadığımızı yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz.

Değişiyoruz. Bedenimizin değişmesi gibi duygularımız ve düşüncelerimiz de değişiyor. Hatta belki kişiliğimiz de. Bizi biz yapan da değişimin ta kendisi bence. Değiştikçe bazı şeyleri daha iyi anlayabiliyoruz.

Atalarımızın geçmişi; insanoğlunun atalarının geçmişi yani, milyonlarca yıl öncesine gidiyor. En önemli atamız homo erectus diye adlandırılan dik insan. İki milyon yıl önce iki ayağının üzerinde durmaya başlayan homo erectus’tan bu yana çok değiştik. Önce homo sapien olduk yani akıllı insan. Sonra daha da akıllandık ve homo sapien sapien olduk. Yani akıllı akıllı insan. Bugün homo sapien sapieniz güya ama bence daha alacak çok yolumuz var. Kişiler gibi toplumlar da değişiyor. Bu, kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı oluyor.

Daha önce de söyledim ya; bireylerde olduğu gibi gündelik hayatın akışı içinde toplumlar da değişimi çoğunlukla iyi algılayamayabiliyorlar. Aslında bazen sonradan ‘tarihî kırılma dönemi’ diye anılan dönemlerde bile böyle oluyor bu. Olayların üzerinden on yıllar, yüz yıllar geçtikten sonra, kendi zamanında son derece sıradan görünen bir dizi değişimin nasıl kırılmalara yol açtığı daha bir belirginleşiyor.

 Kısacası bence dünya tarihi, uygarlık tarihi, insanlık tarihi, ne derseniz deyin ya da meselâ bir ülkenin, bir toplumun tarihi aslında ‘değişimin tarihi’dir! Değişimin içinde ayakta kalmak? O işte ayrı bir konu. Kişiler için, şirketler için, devletler için ayrı ayrı ele alınmalı.

Alırız…

12 Aralık 2009 Cumartesi

İstanbul'da bir gün

Dün günübirlik İstanbul'a gittim. Sabah 10 uçağıyla gidip akşam 10 uçağıyla dönmeyi planlamıştım. Her ikisi de 11 uçağına dönüştü kendiliğinden. Uçaklar gecikti ve ben kendimi "yıldız gibi hisettim" ;-)!

Uçak İstanbul'a inerken pilot için çok zor oldu sanırım. Sis mi vardı yoksa bulutlar çok aşağılara mı inmişlerdi anlayamadım. (Yoksa her ikisi de aynı şey mi?) Aralıklarla yapılan gecikme anonsları sonrasında alçalmaya başladık. Biraz sarsıldık önce. Sonra her nedense hızlandık. İlkin Marmara'nın griye dönmüş yüzeyini gördüm aşağıda. Derken, kıyıdan başlayan İstanbul'u. Süratle indik. İstanbul da Ankara gibi yağmurluydu.

Aceleyle 'havaalanı-Taksim' otobüsüne bindim. İlk binen de bendim. Şoför radyoyu açıp kapının önünde bekliyordu. Radyodaki türkücü avazı çıktığı kadar bağırıyor gibi geldi bana. Otobüs kalabalıklaşmaya başlayınca nasıl olduysa şoför radyoyu kapatmayı akıl edebildi sonunda.

Vakit geldi, hareket ettik. Otobüs şoförü kısa boylu ufacık bir adamdı. Koca göbeği direksiyonla kendisi arasına sıkıştı yerine geçtiğinde. Kırarmış saçlarınının bir kısmı kafasını terk etmekle birlikte bıyıkları maaşallah farkı kapatmıştı. Cin gibi bir adam. Hemen yanı başına başka bir şoför oturdu. Konuşmalardan (ister istemez işittim ne konuştuklarını çünkü hemen ilk koltukta oturuyordum) onun da 'Taksim-Sabiha Gökçen Havaalanı' hattında çalıştığı anlaşılıyordu. Trafik berbattı. İkinci şoför: "Bugün Cuma, değil mi Nail Ağbi" dedi. Başını salladı soförümüz. "Taksim'den Sabiha Gökçen'e en az iki saat sürer bugün" dedi ikinci şoför ve devam etti: "Arabaya geç biniyorlar sonra da geciktik diye şikayet ediyorlar ağbi. Geçen biri beni şikayet etmiş. Uçağını kaçırmış; sorumlusu benmişim. 70 kilometrenin üzerine çıkmamışım. Emniyet şeridine geçmemişim. Ne kadar trafik kuralı varsa hepsine harfiyen uymuşum!" Şikayet sebebine de bakın! Burası neresi? Türkiye!

Şoförler kendi aralarında havadan sudan konuşmayı sürdürdüler. Bir an gözlerim ön camın üstüne şiddetle düzen yağmur damlalarının nasıl aşağıya doğru süzüldüğüne takıldı. Başka bir yerlere gidiverdim. Yıllar öncesi. Alvaro'yla Nina'nın evindeyim. Nina her zaman olduğu gibi boy boy dizilmiş üç çocukla meşgul. Alvaro'yla ben Oporto'dan yeni gelen Porto şarabını yudumlayıp sohbet ediyoruz. Biraz Portekiz biraz da Türkiye var gündemimizde. Politika, Avrupa Birliği, diller, kültürler... Koyu Katolik Alvaro her zamanki gülümseyişiyle çaktırmadan hücum ediyor... Bir yandan da şarabından bir yudum daha almadan önce kadehini sallıyor. Kadehin yukarılarına doğru sıvanan şarabın yoğunluğu aşağıya doğru birden akmasına imkân tanımıyor tabii. Şarap aşağıya doğru yavaşça süzülürken Alvaro her sefer şarabın kalitesine işaretle "Bak şarap ağlıyor" diyor... Otobüsün ön camında yağmur ağlıyor. Hayır hayır! Ağlayan gökyüzü... Yeniden İstanbul'a dönüyorum ve gözlerim yol kenarındaki manzaraya takılıyor. Ne güzel bir kent bu İstanbul!

İstanbul'u çok seviyorum ama korkuyorum da İstanbul'dan. Ne zaman buraya gelsem sanki başka bir ülkeye gelmiş gibi hissediyorum. Türkiye'nin belki de tek kenti İstanbul. Ankara'nın hissettirmediklerini hissettiriyor bana. Ama yaşamak sanki çok zor İstanbul'da. Bir seferinde Perihan'la Levent'i ziyarete geldiğimizde "Hadi çıkalım" dediler. Çıktık. Rumelihisarı'nın oralarda bir yerde kahvaltı ettik. Sucuklu yumurta, taze simit ve semaverde çay... Sonra da Ortaköy'e kahve içmeye gittik. "Ne şanslısınız" dedim. Şaşırıp sordular "Neden" diye. "İstanbul'da yaşıyorsunuz. Buralara gelip kahvaltı yapıyor, kahve içiyor, deniz havası alıyorsunuz" dedim. "Neredeee" dediler, "En son buralara üç sene evvel gelmiştik yine başka arkadaşları misafir etmek için. Gündelik hayatın içinde buralara uğrayacak zamanı bulmak ne mümkün." Şu duruma bir bakın. İstanbul'un bir tarafından ötekine gitmek bile saatlerce sürdüğüne göre haklılar. Zaman olsa para, para olsa zaman sorun.

Otobüste; Aksaray'dan Haliç'e indik. Tepebaşı'na tırmanırken sol taraftaki yamaca baktım. İrili ufaklı binlerce çirkin yapı. Mimar Sinan'ın kentinde burası ne menem bir yer böyle? Güzel ile çirkin iç içe, yeni ile eski yanyana; ama çarpık. 'Çarpık' sıfatı o kadar sık aklıma geliyor ki İstanbul'da. Zıtlıklar kenti İstanbul. Güzel ile çirkin, zengin ile fakir, eski ile yeni hep yanyana. Ne kadar hırpalanmış da olsa yine de İstanbul tabii! Dünya'da böylesine muhteşem bir coğrafyaya yayılmış ikinci bir kent var mı?

Taksim'de otobüsten indim. İnerken de şoföre sordum: "Akşam uçağım 10'da. Kaçta bineyim havaalanı otobüsüne?" "En geç 7'de" dedi. Teşekkür edip şemsiyemi açtım ve koşturarak Cumhuriyet Caddesi'nde karşıdan karşıya geçtim. Ara sokaklardan Şehit Muhtar Caddesi'ne doğru koştum. İstanbul'du. Muhteşemdi. Koşturmak bile muhteşem... İstanbul...