26 Kasım 2013 Salı

Değişim

Değişmeyen ne var? Hiçbir şey! Dünya değişiyor. Dünya hem kendi kendine değişiyor hem de onu insanoğlu değiştiriyor. Depremler oluyor. Yer kayıyor. Yerkürenin yüzeyi değişiyor. Denizlerin tabanı değişiyor. İnsan kazıyor, yarıyor, tüketiyor, kirletiyor. Atmosfer değişiyor. Biz, insanlar da farklı değiliz. Değişiyoruz. Her geçen an bedenimiz değişiyor. Duygularımız değişiyor. Düşüncelerimiz değişiyor. Algılarımız değişiyor. Yaşam genellikle kendi gündelik seyri içinde akıp gidiyor. Gündelik hayatın içinde esas önem taşıyan ‘şimdiki zaman’dır. Bugündür. Hatta bu andır. Geçmiş ya da gelecek gündelik akışta – hele akış da hızlıysa – hatırımıza gelmez bile. Aslında şimdiye odaklanmak çoğu zaman iyidir. Şimdiye odaklandığımızda değişimi de çok fazla sorgulamayız. Bu sebeple çocukların ne kadar hızlı büyüdüklerini, ne kadar çok değiştiklerini onları aralıklarla görenler daha iyi anlar. Fakat bazen düşüncelere dalarız ve geçmişi ya da geleceği, sıklıkla düşündüğümüzden daha çok düşünürüz. İşte öyle zamanlarda kendimizi biraz daha iyi tanırız. Kendini bilmek değil mi esas olan? Kendimizi evrenin merkezinde görürüz çoğu zaman. Galileo’ya kadar kendini evrenin merkezinde gören insanoğlu, bunun doğru olmadığını kabullenmekte ne kadar zorlanmış. Evrenin merkezinde değil de kenar mahallelerden birindeki sıradan bir yıldızın çevresinde dönüp duran küçücük ve sıradan bir gezegenin üstündeki minnacık bir varlık olan insan, sanırım, sarsılmış sıradanlığını fark ettiğinde. İnsanlığın tecrübesinde olduğu gibi birey olarak da aynı travmayı yaşayabiliyoruz. Çocukken kardeşlerimiz, akranlarımız aramıza katıldığında her şeyin merkezinde olmadığımızı yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Değişiyoruz. Bedenimizin değişmesi gibi duygularımız ve düşüncelerimiz de değişiyor. Hatta belki kişiliğimiz de. Bizi biz yapan da değişimin ta kendisi bence. Değiştikçe bazı şeyleri daha iyi anlayabiliyoruz. Atalarımızın geçmişi; insanoğlunun atalarının geçmişi yani, milyonlarca yıl öncesine gidiyor. En önemli atamız homo erectus diye adlandırılan dik insan. İki milyon yıl önce iki ayağının üzerinde durmaya başlayan homo erectus’tan bu yana çok değiştik. Önce homo sapien olduk yani akıllı insan. Sonra daha da akıllandık ve homo sapien sapien olduk. Yani akıllı akıllı insan. Bugün homo sapien sapieniz güya ama bence daha alacak çok yolumuz var. Kişiler gibi toplumlar da değişiyor. Bu, kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı oluyor. Daha önce de söyledim ya; bireylerde olduğu gibi gündelik hayatın akışı içinde toplumlar da değişimi çoğunlukla iyi algılayamayabiliyorlar. Aslında bazen sonradan ‘tarihî kırılma dönemi’ diye anılan dönemlerde bile böyle oluyor bu. Olayların üzerinden on yıllar, yüz yıllar geçtikten sonra, kendi zamanında son derece sıradan görünen bir dizi değişimin nasıl kırılmalara yol açtığı daha bir belirginleşiyor. Kısacası bence dünya tarihi, uygarlık tarihi, insanlık tarihi, ne derseniz deyin ya da meselâ bir ülkenin, bir toplumun tarihi aslında ‘değişimin tarihi’dir! Değişimin içinde ayakta kalmak? O işte ayrı bir konu. Kişiler için, şirketler için, devletler için ayrı ayrı ele alınmalı. Alırız…

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Geçmişe yolculuk…

Cumartesi günü sabah 7:30’da Bilge’nin okulunun bahçesinde olduk. Okul bahçesi veli ve çocuklarla dolmuştu. Herkes sabah mahmurluğu içindeydi. Çocuklar öğretmenlerinin zoruyla toparlandılar ve otobüslere doluştular. Bizim Bilge yakın arkadaşı Ali ile birlikte oturdu ve hemen sohbete koyuldular, bizi unuttular… Otobüsler arka arkaya hafta sonu okul gezisi için Kapadokya’ya doğru yola çıktılar. Arkalarından el sallarken Bilge olmadan bir hafta sonu geçirmeye alışık olmadığımızdan mahzunlaştık. Bu tuhaf duygulardan sıyrılmak için ani bir kararla kendimizi Eskişehir yoluna attık. Ankara Eskişehir arasındaki yol bakımlı ve düzgün bir yol ama o kadar kuru ve renksiz ki yoldan zevk almak mümkün değil. Bu güzel bahar aylarında bile bozkır adının tüm özelliklerini taşıyor… Renksiz, ağaçsız, çiçeksiz dümdüz topraklar. Biz galiba ağaç sevmeyen bir ülkeyiz… Aslında, yediğimiz elmanın çekirdeğini atsak yine bir şeyler çıkar. Arkeolojiye olan düşkünlüğümü bilen Emin, Sivrihisar kavşağında hiç tereddütsüz Pessinus antik kentine doğru kırdı direksiyonu. Bozkırda kıvrıla kıvrıla ilerleyen daracık, ıssız bir yoldu. Hava kapalıydı, yol, topraklar, hava grinin değişik tonlarıyla birbirinden ayrılıyordu. Biraz ilerledikten sonra tereddüt yaşamaya başladık ama yine de yola devam ettik. Ballıhisar köyü ve Pessinus tabelasını görünce rahatlamamıza rağmen köyün girişinde antik kent nekropolünün ve köy mezarlığının birbirine karışmış görüntüsünü görünce biraz tuhaflaştık. Biraz daha ilerleyince köyün musalla taşını görmeyelim mi? Rahatsız, garip duygularla köye girdik. Harabeye dönmüş köy evleri arasından (sonradan öğrendiğime göre arkeolojik alan olduğundan evlerin tamirine bile çok zor izin alınıyormuş), daracık bir yolda ilerledik. Köyde sanki terkedilmiş gibi bir görüntü vardı, ne bir çocuk ne de hayvan… Ben doğru dürüst bir şeyler bulacağımıza inancımı yitirdiğimden dönelim artık demeye başlamışken bir köylü gördük, kazı alanını sorduk. Eliyle işaret ederek ileride taşlar var dedi. Biraz daha ilerledikten sonra adamcağızın “taşlar” diye nitelediği antik kentin kalıntıları birden bire önümüze çıktı. Arabayı parkedip çıktığımızda kentin etrafının dikenli tellerle çevrildiğini fark ettik. Demir bir kapının üzerinde de girilmez tabelası asılmıştı. Niye girilmez anlamak mümkün değil. Bizden başka kaç kişi gidiyor ki. Anadolunun terkedilmiş bir çok antik kentinden bir tanesi. Güzelim kentler hem kendi zamanında terkedilmiş, hem de şimdi. Bu zavallı Pessinus kentini ülkemizde kaç kişi biliyor? Kaç kişi ziyaret etti bu şehri? Üzerinde girilmez tabelası asılan bir antik kenti ziyaret etmek, gezmek suç mu bilmiyorum ama biz demir kapının arkasındaki sürgüyü kolayca çekip kapıyı açtık ve içeri girdik. Kapının gerisindeki bir başka küçük paslı tabelada arkada tapınak, tiyatro ve meclis binası olduğunu belirten bir yazı vardı. Tabelanın en altında Melbourne Üniversitesi yazıyordu. Kelimenin anlamında terkedilmiş antik kente burnunun dibindeki başkentten değil de dünyanın diğer ucundan okyanus ötesinden gelen bu ilgi damlası beni daha da üzdü. Hemen arkasındaki tapınak kalıntısı ise şimdiye kadar tarif ettiğim sahneye tezat ihtişamlıydı. Labirent gibi iç içe geçmiş ve büyük taşlarla örülmüş kalın duvarlar. İçeriye geçmek için bir kapı aradık ama bulamadık. Zamanında nasıl geçiyorlardı acaba? Dış duvarın, yüksekliğin nispeten az olduğu bir tarafından atlayarak içeri geçtik. Fırdolayı dolaştık ama içeriye giriş için bir kapı bulamadık. Uzun zamandır kimsenin basmadığı anlaşılan toprakta sık aralıklarla delikler görülüyordu. Deliklerin ucunda da ceviz büyüklüğündeki salyangozlar… İç duvarlar daha da yüksek olduğu için fazla zorlamadık, yılan sürpriziyle karşılaşmadan gerisin geri dışarı çıkmayı tercih ettik. Biraz ileride tiyatro ve meclis binası olduğunu tahmin ettiğim basamaklı kalıntılar vardı. Kentin sadece çok küçük bir bölümünün çıkarıldığı ve toprağın altında daha pek çok kalıntının bulunduğu tiyatronun hemen yanındaki yüksek toprak kesitlerinden açıkça anlaşılıyordu. Köye geldiğimizden beri karşılaştığımız nadir canlılardan yavru bir köpek bizi görünce merakından, bizim gibi yasağı delip çitin içinden geçerek bize yaklaştı. Bembeyaz tüylü, kara gözlü yavru çoban köpeğini annesi çıkagelir korkusuyla sevmekten çekindim. Ortalıkta kimseler olmadığından gittikçe artan tedirginliğimiz nedeniyle gerisin geri antik kent alanından dışarı çıktık, arkamızdan kapıyı kapatıp sürgüsünü çektik. Çok şaşkındık, bu terkedilmiş hissi yayan, etrafta kimselerin bulunmadığı, yoldan geçenlerin uğramadığı, arkeoloji ile ilgilenenler dışında adını kimselerin bilmediği, çocukların oynamadığı, bozkırın içinde kaybolmuş bölgede bu derecede gelişmiş bir antik kent ne arıyordu. Daha sonra öğrendiğime göre eski Pers Kral Yolu üzerinde kurulan Pessinus, Friglerce Kibele diye de adlandırılan ana tanrıçanın bulunduğu en önemli tapınma yerlerinden biriymiş. Pers Kral Yolu ise Pers İmparatorluğu kralı I. Darius zamanında Efes'den Persepolis'e kadar hızlı ulaşımı kolaylaştırmak için M.Ö. 5. yüzyılda düzenlenmiş bir antik anayol imiş. Daha fazla oyalanmadan gerisin geri yola çıktık, Pessinus nekropolü bizi uğurlarken, gelirken fark etmediğimiz stadyum kalıntıları dikkatimizi çekti. Köye gelen daracık yol stadyum üzerinden bir köprü yapılarak devam ettirilmiş. Kalıntılara zarar vermemek için pratik bir yöntem doğrusu… Sivrihisar Eskişehir arasındaki yol, şimdiye kadar geldiğimiz yola kıyasla çok daha sıkıcı. Yol kenarlarına dikilmiş tek tük çam ağaçları yolun tek eğlencesi… Eskişehir’e yaklaştıkça yolun sol kenarındaki öğrencilik yıllarımda oluşturulmaya başlanan çam ağacı ormanının daha da genişlediği ve büyüdüğünü fark edip seviniyorum. Doğduğum, 18 yaşıma kadar aralıksız yaşadığım bu şehre her gidişimde mutlu oluyorum. Daha önceki gidişler çoğunlukla akraba ziyareti ile geçerken bu seferki tamamıyla turistik bir ziyaret olacak. Eskişehir’ girince, doğrudan Odunpazarı’na gidip arabayı daracık sokaklardan birine Karikatür Müzesinin hemen ilerisine parkettik. Odunpazarı Eskişehir’in en eski yerleşim yeri… Dar sokakları, tarihi evleri, konakları, camileri, türbeleri, çeşmeleri, küçük meydanları, müzeleri ve Kurşunlu Külliyesi ile muhakkak görülmesi gereken bir bölge… Çocukluğumda burası yıkılmak üzere olan virane evlerle doluydu. Şehir merkezi daha aşağılara kaydığından Kurşunlu Camii hariç tamamen unutulmuş bir bölgeydi. Ama şimdi sanki sihirli bir el değmiş. Tarihsel ve kentsel sit alanı olarak değerlendirilen Odunpazarı, Yılmaz Büyükerşen’in sanatçı yaklaşımıyla temizlenmiş, eskiye uygun şekilde restore edilmiş, çevre düzeni yapılmış… Sokaklar el işi işlemeler satan standlar, yöresel köy ekmeği, haşhaşlı çörek, met helvası satan küçücük dükkanlar, ortalığı dolduran turist kalabalığı ile cıvıl cıvıl… Caddenin kenarından Odunpazarı sokaklarına ilk yönelişimizde hemen karşımıza Turizm Danışma Ofisi çıktı. Yeşil gözlü acar bir genç kız Eskişehir’de gezilebilecek, kalınabilecek, yemek yenilebilecek yerleri iki haritanın da yardımıyla güzelce anlattı. Bu türden yerlere İngiltere’nin en küçük kasabasında bile rastlardık. Hem vakit kazanıyorsunuz, hem de gezilecek yerleri kaybolmadan çabucak bulabiliyorsunuz. Türkiye’de ise sadece Eskişehir’de bulabildiğim bu hizmeti takdirle karşıladım. Tavsiye üzerinde hemen çok yakındaki Kırım Han’a gittik, acılı ezme ve kırmızı biber turşusu ile beraber çibörek (yanlış yazmadım, çiğ börek değil) ve mantı yedik. Karnımızı güzelce doyurduktan sonra hemen yakındaki Kurşunlu Camii ve Külliyesi’ne geçtik. 500 yıldır ayakta olan bu güzel yapı restore edilmiş, çevre düzeni yapılarak ziyaretçilere açılmış. Külliye’nin içindeki Lületaşı Müzesi ve Cam Atölyesi gerçekten görmeye değer. Cam atölyesi’nde gencecik zayıf bir cam sanatçısı, görüntüsüne tezat heybetli bir uğraşla, uzun bir metal çubuğun ucuna fırından alarak doladığı erimiş cam hamurunu, borunun diğer ucundan üfleyerek, renkli cam kırıntılarına bulayarak yeniden yeniden fırına giderek gelerek hummalı bir çalışmaya 15 dakika içinde nefis bir turuncu laleye dönüştürüverdi. Hayranlıkla izledik. Bir sonraki sefere bu gösteriyi muhakkak Bilge’ye de göstermeye karar vererek Cam atölyesinden ayrıldık. Birkaç sokak ilerideki Atlıhan, lületaşından yapılmış hediyelik eşyaların satıldığı, ortasında büyükçe bir avlunun kenarlarında küçük dükkanların bulunduğu dörtgen ve iki katlı bir bina. Eskiden yıkık dökük bir harabe olan ve çocukken adını bile duymadığımız bu binayı restore edip, el sanatları çarşısına dönüştürmüşler. Küçük dükkanlardaki irili ufaklı çeşit çeşit hediyelik eşyaları seyrettikten sonra, eve gidince kendimce bir şeyler yapmak üzere, hiç işlenmemiş bir lületaşı parçası aldım. Yorgunluğumuzu gidermek için köşedeki küçük kahveye oturup çay içip Eskişehir’in kendine özgü çıtır simitinden yedik. Çıkışta restore edilmiş evlerin süslediği Odunpazarı sokaklarından aşağı doğru yürüyüp Çağdaş Cam Sanatları Müzesine ulaştık. Cam müzesinde Türkiye’den ve diğer ülkelerden camdan yapılmış eserler özenle toplanıp bir araya getirilmiş. Hepsi de birbirinden ilginç. Müze binası Odunpazarı evleri örnek alınarak yapılmış avlulu betonarme bir bina. O gün müzede Atatürk’ün bilinmeyen fotoğraflarından oluşan bir sergi de vardı. Müzeyi büyük bir ilgiyle gezdik. Cam müzesinin hemen alt tarafında cadde üzerinde yapım halinde değişik bir bina fark ettik. Görevli binanın Balmumu Heykel müzesi olacağını ve Yılmaz Büyükerşen’in yaptığı cumhurbaşkanları, başbakanlar, Osmanlı devlet adamları ve padişahları ile sanatçıların balmumu heykellerinin sergileneceğini söyledi. Yılmaz Büyükerşen şehrin heryerine bir müze, gezilecek görülecek, dinlenilecek birer köşe serpiştirivermiş. Bu sefer Yediler parkından aşağı doğru yürümeye başladık. Benim için tam bir nostaljik tur oldu doğrusu. Hamamyolu caddesinden aşağı çarşıya doğru yaptığımız yürüyüşte çocukken annemle çarşıya gelirken yaşadığımız anlar geldi gözümün önüne. Hamamyolu’nu boydan boya geçen ve Porsuk nehrine kavuşan Akarbaşı deresi kurumuş, ama çarşı hala eskisi gibi duruyor. Kısacık eski binalar yıkılmamış. Sadece mağazalar değişmiş. Caminin arkasından dolaşarak Kara Kedi bozacısının önüne çıktık. Çocukluğumda bayılarak içtiğim bu bozanın tadını başka hiçbir yerde bulamamış ve çok özlemiştim. Emin hemen birer bardak aldı ve içtiği ilk yudumda bana çok hak verdiğini söyledi. Tarçınları yüzüme gözüme bulaştırarak, yağmaya başlayan yağmura aldırmadan tadını çıkarttım bozanın. Bozanın tadı aradan geçen bunca yıl sonra bile değişmemişti. Değişmeyen bir şeyler bulabilmek ne güzel. Eskişehir’in birçok caddesinin kesiştiği Köprübaşından Adalara doğru yöneldik. Adalar deyince insan kendini deniz kenarında hissediyor. Şehrin içinde kıvrılarak ilerleyen Porsuk çayı o bölgede öylesine kıvrımlanıyor ki adadaymış hissini veriyor insana… Eskiden burada yazlık sinemalar, gazinolar ve lunapark vardı. Yaz akşamları buraya yürüyüşe gelir, uygun bir film varsa seyrederdik. Çekirdek çitler, dondurma yerdik. 1980 öncesi bu bölge iki tarafın savaş alanına dönüşmüş, tüm cazibesini yitirmişti. Şimdilerde burası pastane, kafe ve barlar sokağı gibi olmuş. Hafif çiseleyen yağmura rağmen kalabalık, canlı ve neşeli bir sokak… Sevgili başkanımız Porsuk üzerindeki köprüleri yenilemiş, hepsi değişik, ve hepsinin bir adı var. Kendinizi küçük ölçekte Paris’te hissediyorsunuz. Biz çocukken şehrin girişindeki Sümerbank fabrikasının o gün hangi renk basma yaptığını Porsuk çayının renginden anlardık. Şehrin atık sularının da karışmasıyla dibi iyice balçık hale gelen Porsuk çayı bizim için çok ürkütücü bir nehirdi. Şimdilerde ise nehir islah edilmiş, tamamen temizlenmiş, kenarları yeşillendirilmiş, ağaçlar dikilmiş… Üzerinde tekne veya goldol turu yapılabilecek kadar iddialı. Annemle çarşıdan dönerken izlediğimiz rota üzerinden Adalardan geçtikten sonra mahallemize ulaştık, bizim sokağı zor tanıdım. Eskiden bana upuzun gelen sokak şimdi kısacık ve çok farklı göründü gözüme. 17 yıl yaşadığım Bahar apartmanı artık çok köhnemiş. Önünde fotoğraf çektirdikten sonra, Devlet Demiryolları lojmanına yöneldik. Lojmanların arkasındaki Tülomsaş fabrikasının bahçesinde sergilenen 1961 yılında tamamen kendi imkanlarımızda tasarlanan ve 4,5 ay gibi kısa bir sürede bitirilen ilk Türk otomobili Devrim’i görünce Emin çok heyecanlandı. Otomobil cam bir odacığın içine parkedilmiş. Böylelikle hem yıpranmadan korunuyor hem de ziyaretçilere gösterilebiliyor. Zaman zaman da dışarı çıkarıp, bahçede bir iki tur attırıyorlarmış, böylelikle durduğu yerde çürümeyi önlüyorlarmış. Devrim’in böyle özenle korunmasına memnun olduk. Sıfırdan araba üretebilen ülkeler sınıfına giremeden, sanayileşmenin bu kadar kıyısından dönüşümüzse hüzünlendirdi bizi… Yağmur hızlandı. Bir taksiye atlayıp, Odunpazarı’na geri döndük. Arabamıza binip Ankara yoluna çıktık. Yolda hep Yılmaz Büyükerşen’i konuştuk aramızda. Yılmaz Büyükerşen’e sadece Eskişehir’liler değil, tüm Türkiye sahip çıkmalı… O gerçek bir bilim adamı ve sanatçı… Kendini hizmete adamış bir düşünür… Çocukluğumda kelimenin anlamında eskimiş bir şehirdi Eskişehir… Yılmaz Büyükerşen eski Eskişehir’i yenilemiş, eskiden bir sürü iz taşıyan ama canlı, neşeli, yepyeni bir şehre dönüştürmüş… Geçmişe yaptığımız bu nostaljik yolculuk beni fazlasıyla mutlu etti. Dilek Akçaoğlu 21 Nisan 2012

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Sıkıcı bir yazı...

Sıkıldım. Sanırım çoğumuz sıkıldı. Neden sıkıldığımı sormanıza gerek var mı? Çoğumuz gittikçe sıkıcılaşan bir rutinin içinde değil miyiz? Hergün bir öncekinin aynı ve zaman hızla akıp gidiyor. Zamanı öyle hoyratça harcıyoruz ki sanki bir değil de beş ömrümüz var!

12 Aralık 2009 Cumartesi

İstanbul'da bir gün

Dün günübirlik İstanbul'a gittim. Sabah 10 uçağıyla gidip akşam 10 uçağıyla dönmeyi planlamıştım. Her ikisi de 11 uçağına dönüştü kendiliğinden. Uçaklar gecikti ve ben kendimi "yıldız gibi hisettim" ;-)!

Uçak İstanbul'a inerken pilot için çok zor oldu sanırım. Sis mi vardı yoksa bulutlar çok aşağılara mı inmişlerdi anlayamadım. (Yoksa her ikisi de aynı şey mi?) Aralıklarla yapılan gecikme anonsları sonrasında alçalmaya başladık. Biraz sarsıldık önce. Sonra her nedense hızlandık. İlkin Marmara'nın griye dönmüş yüzeyini gördüm aşağıda. Derken, kıyıdan başlayan İstanbul'u. Süratle indik. İstanbul da Ankara gibi yağmurluydu.

Aceleyle 'havaalanı-Taksim' otobüsüne bindim. İlk binen de bendim. Şoför radyoyu açıp kapının önünde bekliyordu. Radyodaki türkücü avazı çıktığı kadar bağırıyor gibi geldi bana. Otobüs kalabalıklaşmaya başlayınca nasıl olduysa şoför radyoyu kapatmayı akıl edebildi sonunda.

Vakit geldi, hareket ettik. Otobüs şoförü kısa boylu ufacık bir adamdı. Koca göbeği direksiyonla kendisi arasına sıkıştı yerine geçtiğinde. Kırarmış saçlarınının bir kısmı kafasını terk etmekle birlikte bıyıkları maaşallah farkı kapatmıştı. Cin gibi bir adam. Hemen yanı başına başka bir şoför oturdu. Konuşmalardan (ister istemez işittim ne konuştuklarını çünkü hemen ilk koltukta oturuyordum) onun da 'Taksim-Sabiha Gökçen Havaalanı' hattında çalıştığı anlaşılıyordu. Trafik berbattı. İkinci şoför: "Bugün Cuma, değil mi Nail Ağbi" dedi. Başını salladı soförümüz. "Taksim'den Sabiha Gökçen'e en az iki saat sürer bugün" dedi ikinci şoför ve devam etti: "Arabaya geç biniyorlar sonra da geciktik diye şikayet ediyorlar ağbi. Geçen biri beni şikayet etmiş. Uçağını kaçırmış; sorumlusu benmişim. 70 kilometrenin üzerine çıkmamışım. Emniyet şeridine geçmemişim. Ne kadar trafik kuralı varsa hepsine harfiyen uymuşum!" Şikayet sebebine de bakın! Burası neresi? Türkiye!

Şoförler kendi aralarında havadan sudan konuşmayı sürdürdüler. Bir an gözlerim ön camın üstüne şiddetle düzen yağmur damlalarının nasıl aşağıya doğru süzüldüğüne takıldı. Başka bir yerlere gidiverdim. Yıllar öncesi. Alvaro'yla Nina'nın evindeyim. Nina her zaman olduğu gibi boy boy dizilmiş üç çocukla meşgul. Alvaro'yla ben Oporto'dan yeni gelen Porto şarabını yudumlayıp sohbet ediyoruz. Biraz Portekiz biraz da Türkiye var gündemimizde. Politika, Avrupa Birliği, diller, kültürler... Koyu Katolik Alvaro her zamanki gülümseyişiyle çaktırmadan hücum ediyor... Bir yandan da şarabından bir yudum daha almadan önce kadehini sallıyor. Kadehin yukarılarına doğru sıvanan şarabın yoğunluğu aşağıya doğru birden akmasına imkân tanımıyor tabii. Şarap aşağıya doğru yavaşça süzülürken Alvaro her sefer şarabın kalitesine işaretle "Bak şarap ağlıyor" diyor... Otobüsün ön camında yağmur ağlıyor. Hayır hayır! Ağlayan gökyüzü... Yeniden İstanbul'a dönüyorum ve gözlerim yol kenarındaki manzaraya takılıyor. Ne güzel bir kent bu İstanbul!

İstanbul'u çok seviyorum ama korkuyorum da İstanbul'dan. Ne zaman buraya gelsem sanki başka bir ülkeye gelmiş gibi hissediyorum. Türkiye'nin belki de tek kenti İstanbul. Ankara'nın hissettirmediklerini hissettiriyor bana. Ama yaşamak sanki çok zor İstanbul'da. Bir seferinde Perihan'la Levent'i ziyarete geldiğimizde "Hadi çıkalım" dediler. Çıktık. Rumelihisarı'nın oralarda bir yerde kahvaltı ettik. Sucuklu yumurta, taze simit ve semaverde çay... Sonra da Ortaköy'e kahve içmeye gittik. "Ne şanslısınız" dedim. Şaşırıp sordular "Neden" diye. "İstanbul'da yaşıyorsunuz. Buralara gelip kahvaltı yapıyor, kahve içiyor, deniz havası alıyorsunuz" dedim. "Neredeee" dediler, "En son buralara üç sene evvel gelmiştik yine başka arkadaşları misafir etmek için. Gündelik hayatın içinde buralara uğrayacak zamanı bulmak ne mümkün." Şu duruma bir bakın. İstanbul'un bir tarafından ötekine gitmek bile saatlerce sürdüğüne göre haklılar. Zaman olsa para, para olsa zaman sorun.

Otobüste; Aksaray'dan Haliç'e indik. Tepebaşı'na tırmanırken sol taraftaki yamaca baktım. İrili ufaklı binlerce çirkin yapı. Mimar Sinan'ın kentinde burası ne menem bir yer böyle? Güzel ile çirkin iç içe, yeni ile eski yanyana; ama çarpık. 'Çarpık' sıfatı o kadar sık aklıma geliyor ki İstanbul'da. Zıtlıklar kenti İstanbul. Güzel ile çirkin, zengin ile fakir, eski ile yeni hep yanyana. Ne kadar hırpalanmış da olsa yine de İstanbul tabii! Dünya'da böylesine muhteşem bir coğrafyaya yayılmış ikinci bir kent var mı?

Taksim'de otobüsten indim. İnerken de şoföre sordum: "Akşam uçağım 10'da. Kaçta bineyim havaalanı otobüsüne?" "En geç 7'de" dedi. Teşekkür edip şemsiyemi açtım ve koşturarak Cumhuriyet Caddesi'nde karşıdan karşıya geçtim. Ara sokaklardan Şehit Muhtar Caddesi'ne doğru koştum. İstanbul'du. Muhteşemdi. Koşturmak bile muhteşem... İstanbul...

10 Aralık 2009 Perşembe

Çöp

Bugün çok kısa yazacağım. Daha doğrusu Bilge'nin bugün sınıfta konuşma yapmak için not defterine aldığı notları 'aynen' 'olduğu gibi' sadece aşağıya aktaracağım:

------------------------
"Konu: Çöp"

"Çöpler bu zamanlarda dünyamızı çok kirli bir yere çeviriyor. İnsanların daha bilinçli olması gerekiyor, mesela tuvaletlere geri dönüşüm kutusu konulmalı. İnsanların uzun zamandan beri kullandıkları iki yöntem var. Biri çöpleri yakmak, ikincisi de çöpleri gömmek. Ama bunların ikisi de yanlış çünkü yakınca havayı kirletiyoruz diğerinde de toprağı kirletiyoruz. Bir de uzaya bırakiyoruz. (Ama bu çok pahallı). Lütfen çöpleri geri dönüşüme atalım."
------------------------

Bir kez de ben tekrarlıyorum arkadaşlar: Lûtfen çöpleri geri dönüşüme atalım!

9 Aralık 2009 Çarşamba

Hayatın her yerdeki aynılığına dair


Bu gece, "Hayatımın ikinci John'u" üzerinde yazmaya ara verip başka konulardan söz etmek istiyorum. Zaten bir konuda yazmaya başlayıp, bu konu üzerinde başlangıçta hedeflediğim noktaya kadar sürekli yazmak yerine, aralıklarla yazmayı tercih ediyorum. Yani tefrika edilen bir hikâye tarzından ziyade aklıma geldikçe kaldığım yerden devam etmek... Aralıklarla, kesintili, zamana yayarak ama başlıklardan yararlanarak bütünlüğü bozmadan. Becerebilecek miyim, ben de bilmiyorum. Bu bir deneme esasında. Yazarken kendi kendimi disipline sokmayı amaçladığım bir deneme... Yazmaktan da feci keyif alıyorum doğrusu.

Burada, gündelik hayata dair, geçmişte ya da bugün içinde bulunduğum ortamlarda yaşadığım gündelik hayata dair aklıma gelen ne varsa yazmaya çalışacağım. Bir bilseniz neler neler var yazmak istediğim:

- Mesela, bundan iki ay kadar önce çalınan çantamın hikâyesi... Hırsızların (iki kişiydiler biliyorum - çünkü kamera kayıtlarını seyrettim!) sonradan neler düşünmüş olabilecekleri... Hakikaten ilginç bir tecrübe oldu bu benim için.
- Mesela, çocukluğumda Ereğli'de Kula'dan (kentin en yüksek yerinde, kalenin hemen dibindeki düzlük arazi) kendi yaptığım planörle atlama hayallerim...
- Mesela, Cambridge'de yanlarında aylarca yaşadığım iki aile... Barbara ve birlikte yaşadığı Donald ile İranlı Feride ve Hintli eşinin kurdukları dört kişilik aile Hathiramani'ler...
- Mesela, yine Cambridge'de Drummer Street Otobüs Terminali'nde karşılatığım elli küsur yaşındaki tuhaf İngilizin bana gönderdiği kartpostallar.

Daha başkaları da var. Daha neler neler bir bilseniz. Mesela:

- Dilek'in Belçika'da Ostende'de yaptığı şaka: "Deniz geliyor kaaaççççç!"
- Loughborough'daki evsahibelerimden Veronica'nın Suudi çöllerinden Almanya'ya ve oradan Dublin'e uzanan hayat hikâyesi.
- Sue'nun anlattığı mutlu bir evliliğin püf noktaları.
- Dilek için pişirdiğim ilk istim kebabı ve domatesli pilavın tarifesi.
- Yine Cambridge'deki Bell School günlerim ve 'bir yabancı dil nasıl öğrenilir - nasıl öğrenilmeli' konulu tecrübelerim.
- Stranraer'daki ıssız ev. Bizi kovalayıp tıslayan kazlar. Belfast'a geçerken denizdeki fırtına. Belfast'ın asık suratlı insanları.
- Çocukluğumuzun külah savaşları. Murtazaspor'un futbol karşılaşmaları.
- Master tezi danışmanım David ile 'Yes' ve 'No' kelimeleri üzerindeki anlaşmazlığımız.
- Loughborouh Üniversitesi'ndeki patronum Keith.
- Barbara ile her akşam yemeğinden sonra kimi zaman küçük bir Yunan adasındaki keçilere dair, kimi zaman Paris-Londra hattındaki otobüste toplanan bahşişlere dair yaptığımız uzun sohbetler. Para peşindeki koşturmaca. İnsanlar... İnsanlar... Hep aynı insanlar.
- Dört yaşımda üç metreden kafa üstü düşüşüm. Sonra bir başka düşüş daha. Bu kez çatısından eski bir kömürlüğe ama.
- Çeviri sorunları. Okuduğum kitaplar. Kafamı kurcalayan konular...
- İngiliz sömürgeciliği, kalkınmanın sorunları, Japonların Batı hayranlığı, "taşın sert oluşu", "hergeçen günün bir dert oluşu", vesaire vesaire...
- Yıllar boyunca karşılaştığım onlarca farklı ülkeden, her renkten, her dilden insanların ortak noktası: Hepsinin aslında aynı hayatı paylaştıkları ve hayatın heryerdeki aynılığı...

Evet en çok da bu konu: Hayatın her yerdeki aynılığı! Yaşamın dünyanın her yerindeki güçlüğü... Zor konular yani.

Görüyorsunuz ya, yazmak istediğim çok şey var. Her sefer birinden başlayıp ötekine atlayarak yazmayı deneyeceğim. Eğer beni okuyorsanız lûtfen değerlendirmelerinizi, yazdığım konularda sizin ne düşündüğünüzü yazın bana. Bunun için ya her yazının altındaki "yorum" bağlantısını kullanabilirsiniz (ki bu durumda sizin yorumlarınızı başkaları da okuyabilir - çok da iyi olur) ya da eğer isterseniz bana doğrudan yazabilirsiniz. Adresim çok kolay: eminakcaoglu@tekirkedi.com

Şimdilik kalın sağlıcakla...

8 Aralık 2009 Salı

Hayatımın ikinci John'u - 2. bölüm


Bilge "Fransa'ya gidelim baba" deyip de Dilek sessiz kalınca Fransa yollarına düşüverdik birden. Cenevre zaten İsviçre - Fransa sınırının dibinde olduğu için araba sırtında ülke değiştirmek düşüncesi hiç zor görünmüyordu bana. Düşündüğüm gibi, hiç de zor olmadı zaten. İki ülke arasındaki sınıra vardığımızda çevrede birkaç polis görmemize rağmen ne kimse bize dur dedi ne de biz heyecana kapılıp durduk. (Çok daha önce, yıllar önce İngiltere'de ilk araba kullanmaya başladığımda, Loughborough'dan - neredeyse burnumuzun dibindeki - Ashby de la Zouch kasabasına giderken, arkamdan gelen polis arabasının siren sesini duyduğumda bir hata yaptığım korkusuna kapılmış ve hemen arabayı sola çekip beklemeye başlamıştım oysa! Polisin beni izlemediğini anlayınca ne kadar rahatladığımı size anlatamam.)

Sınırı geçtikten bir süre sonra iki yanı yemyeşil muhteşem bir yolda ilerlemeye başladık (Yukarıdaki fotoğraf anlattığım güzegâhı görüntülemiyor. Bu İşviçre'den bir görüntü; bu yazının birinci bölümünün kenarındaki fotoğraf da öyle. Bu arada fotoğrafçının da Dilek olduğunu hemen belirteyim.) Çok geçmeden de Jura dağlarının uzantısı sayılabilecek bir yerlerde ilerliyor olduğumuzu fark ettik. Yolun kimi bölümlerinde viyadükler kimi yerlerde tüneller vardı. Doğayı olabildiğince az tahrip ederek inşa edilmiş çok yüksek kalitede ve manzarası muhteşem bir yol bizi İsviçre'nin Leman gölü kıyısındaki Cenevre'sinde Fransa'nın İsviçre'ye en yakın en büyük kenti Lyon'a götürüyordu. (İki şehir arasındaki mesafeyi yolun yoğun olmadığı bir zamanda iki saatte almak mümkün.)

Bir süre sonra otoban üzerinde sakin bir benzin istasyonun hemen yanı başındaki bir lokantada konakladık. Ortalıkta çok fazla insan görünmüyordu. İstasyonda İngilizce'den de yardım alarak kırık dökük Fransızcamla işimi gördüm. Şimdi komik geliyor ama o an için kendimi adeta bir zafer kazanmış gibi hissediyordum. Çünkü Dilek, İşviçre'ye gittiğimizden beri şakayla karışık teklif ettiğim, önceden planlamayan bu tür bir yolculuğun sadece macera olacağını ileri sürüp şiddetle karşı çıkıyordu. Veeee, işte hiçbir sorun yaşamadan Fransa'ya geçmiştik bile. Haklı çıkmıştım. Dilek de çok rahatlamış görünüyordu zaten.

Derken az gittik uz gittik ve dağları terkettik. Çok geçmeden otoyol gişeleri karşımızda belirdi. Cebimde sadece 20 euro vardı ve Fransa'nın parası euroydu. Bunun 10 eurosunu çok uzun zamandır cüzdanımda taşıyordum. Diğer 10 euroyu ise Ankara'dan ayrılmadan önce "Cebinize harçlık koyayım" diyerek şaka yapan Ertuğrul'dan almıştım. Yol gişesinin dibinde durduğumda gişedeki görevli benden 16 euro isteyince çok şaşırdım. Düşünsenize bir anda neredeyse cebimdeki tüm euroları yola yatırmıştım. Doğrusu biraz canım sıkıldı: Artık (!) yabancı bir memlekette olduğumu (sanki İsviçre benim vatanımmış gibi) anlamaya başlamıştım...

Hava hâlâ aydınlıktı ama akreple yelkovanın kovalamacası - biliyordum ki - sürekli aleyhimize işliyordu. Çünkü bu seyahate çıkarken - her ne kadar için için ben istesem de - arabayla İsviçre'den Fransa'ya geçiş gerçekte hiç hesaba katılmamıştı. Bu sebeple ne yer ayırttığımız bir otelimiz vardı gidecek, ne de cebimizde harcayacak euromuz. Dedim ya otoban çıkışında cepte kalan sadece 2 adet 2 euroluktu. İsviçre frangını Fransa'da kullanmak ise ne kadar mümkün olabilirdi, bilmiyorduk. Hatta hiç fikrimiz yoktu bu konuda. (Tabii sonradan öğrendik. Ne tecrübeydi ama! Fransa'da İsviçre frangı kullanılıp kullanılamayacağını; daha da çarpıcısı frangın Fransa'da euroya nasıl çevrilebileceğini öğrendiğimde Türkiye'de kambiyo rejiminin değiştiği 1989 yılında devlet büyüklerince söylenen sözleri düşündüm ve bir kez daha üzüldüm! Bu konudaki ilk üzülüşümse İngiltere kambiyo rejiminin tarihini okudumda olmuştu.)

Lyon'a doğru devam ettik. Lyon yakınlarına geldiğimizde aklımızdaki ilk konu elbette geceleyecek bir otel bulmaktı. Daha kent merkezine girmemiştik bile. Yol üzerinde denk geldiğimiz motellerin önünde durup yer sormaya başladık. Birinci deneme: Yer yok! İkinci deneme: Yer yok! Üçüncü deneme: Maalesef yine yer yok! Yok yok yoktu. Dert etmedim. Dilek ediyordu ama; yüzünden belliydi.

Sonraki yazıda macera gerçek bir maceraya dönüşüyor olacak...