28 Temmuz 2010 Çarşamba
Sıkıcı bir yazı...
Sıkıldım. Sanırım çoğumuz sıkıldı. Neden sıkıldığımı sormanıza gerek var mı? Çoğumuz gittikçe sıkıcılaşan bir rutinin içinde değil miyiz? Hergün bir öncekinin aynı ve zaman hızla akıp gidiyor. Zamanı öyle hoyratça harcıyoruz ki sanki bir değil de beş ömrümüz var!
12 Aralık 2009 Cumartesi
İstanbul'da bir gün
Dün günübirlik İstanbul'a gittim. Sabah 10 uçağıyla gidip akşam 10 uçağıyla dönmeyi planlamıştım. Her ikisi de 11 uçağına dönüştü kendiliğinden. Uçaklar gecikti ve ben kendimi "yıldız gibi hisettim" ;-)!
Uçak İstanbul'a inerken pilot için çok zor oldu sanırım. Sis mi vardı yoksa bulutlar çok aşağılara mı inmişlerdi anlayamadım. (Yoksa her ikisi de aynı şey mi?) Aralıklarla yapılan gecikme anonsları sonrasında alçalmaya başladık. Biraz sarsıldık önce. Sonra her nedense hızlandık. İlkin Marmara'nın griye dönmüş yüzeyini gördüm aşağıda. Derken, kıyıdan başlayan İstanbul'u. Süratle indik. İstanbul da Ankara gibi yağmurluydu.
Aceleyle 'havaalanı-Taksim' otobüsüne bindim. İlk binen de bendim. Şoför radyoyu açıp kapının önünde bekliyordu. Radyodaki türkücü avazı çıktığı kadar bağırıyor gibi geldi bana. Otobüs kalabalıklaşmaya başlayınca nasıl olduysa şoför radyoyu kapatmayı akıl edebildi sonunda.
Vakit geldi, hareket ettik. Otobüs şoförü kısa boylu ufacık bir adamdı. Koca göbeği direksiyonla kendisi arasına sıkıştı yerine geçtiğinde. Kırarmış saçlarınının bir kısmı kafasını terk etmekle birlikte bıyıkları maaşallah farkı kapatmıştı. Cin gibi bir adam. Hemen yanı başına başka bir şoför oturdu. Konuşmalardan (ister istemez işittim ne konuştuklarını çünkü hemen ilk koltukta oturuyordum) onun da 'Taksim-Sabiha Gökçen Havaalanı' hattında çalıştığı anlaşılıyordu. Trafik berbattı. İkinci şoför: "Bugün Cuma, değil mi Nail Ağbi" dedi. Başını salladı soförümüz. "Taksim'den Sabiha Gökçen'e en az iki saat sürer bugün" dedi ikinci şoför ve devam etti: "Arabaya geç biniyorlar sonra da geciktik diye şikayet ediyorlar ağbi. Geçen biri beni şikayet etmiş. Uçağını kaçırmış; sorumlusu benmişim. 70 kilometrenin üzerine çıkmamışım. Emniyet şeridine geçmemişim. Ne kadar trafik kuralı varsa hepsine harfiyen uymuşum!" Şikayet sebebine de bakın! Burası neresi? Türkiye!
Şoförler kendi aralarında havadan sudan konuşmayı sürdürdüler. Bir an gözlerim ön camın üstüne şiddetle düzen yağmur damlalarının nasıl aşağıya doğru süzüldüğüne takıldı. Başka bir yerlere gidiverdim. Yıllar öncesi. Alvaro'yla Nina'nın evindeyim. Nina her zaman olduğu gibi boy boy dizilmiş üç çocukla meşgul. Alvaro'yla ben Oporto'dan yeni gelen Porto şarabını yudumlayıp sohbet ediyoruz. Biraz Portekiz biraz da Türkiye var gündemimizde. Politika, Avrupa Birliği, diller, kültürler... Koyu Katolik Alvaro her zamanki gülümseyişiyle çaktırmadan hücum ediyor... Bir yandan da şarabından bir yudum daha almadan önce kadehini sallıyor. Kadehin yukarılarına doğru sıvanan şarabın yoğunluğu aşağıya doğru birden akmasına imkân tanımıyor tabii. Şarap aşağıya doğru yavaşça süzülürken Alvaro her sefer şarabın kalitesine işaretle "Bak şarap ağlıyor" diyor... Otobüsün ön camında yağmur ağlıyor. Hayır hayır! Ağlayan gökyüzü... Yeniden İstanbul'a dönüyorum ve gözlerim yol kenarındaki manzaraya takılıyor. Ne güzel bir kent bu İstanbul!
İstanbul'u çok seviyorum ama korkuyorum da İstanbul'dan. Ne zaman buraya gelsem sanki başka bir ülkeye gelmiş gibi hissediyorum. Türkiye'nin belki de tek kenti İstanbul. Ankara'nın hissettirmediklerini hissettiriyor bana. Ama yaşamak sanki çok zor İstanbul'da. Bir seferinde Perihan'la Levent'i ziyarete geldiğimizde "Hadi çıkalım" dediler. Çıktık. Rumelihisarı'nın oralarda bir yerde kahvaltı ettik. Sucuklu yumurta, taze simit ve semaverde çay... Sonra da Ortaköy'e kahve içmeye gittik. "Ne şanslısınız" dedim. Şaşırıp sordular "Neden" diye. "İstanbul'da yaşıyorsunuz. Buralara gelip kahvaltı yapıyor, kahve içiyor, deniz havası alıyorsunuz" dedim. "Neredeee" dediler, "En son buralara üç sene evvel gelmiştik yine başka arkadaşları misafir etmek için. Gündelik hayatın içinde buralara uğrayacak zamanı bulmak ne mümkün." Şu duruma bir bakın. İstanbul'un bir tarafından ötekine gitmek bile saatlerce sürdüğüne göre haklılar. Zaman olsa para, para olsa zaman sorun.
Otobüste; Aksaray'dan Haliç'e indik. Tepebaşı'na tırmanırken sol taraftaki yamaca baktım. İrili ufaklı binlerce çirkin yapı. Mimar Sinan'ın kentinde burası ne menem bir yer böyle? Güzel ile çirkin iç içe, yeni ile eski yanyana; ama çarpık. 'Çarpık' sıfatı o kadar sık aklıma geliyor ki İstanbul'da. Zıtlıklar kenti İstanbul. Güzel ile çirkin, zengin ile fakir, eski ile yeni hep yanyana. Ne kadar hırpalanmış da olsa yine de İstanbul tabii! Dünya'da böylesine muhteşem bir coğrafyaya yayılmış ikinci bir kent var mı?
Taksim'de otobüsten indim. İnerken de şoföre sordum: "Akşam uçağım 10'da. Kaçta bineyim havaalanı otobüsüne?" "En geç 7'de" dedi. Teşekkür edip şemsiyemi açtım ve koşturarak Cumhuriyet Caddesi'nde karşıdan karşıya geçtim. Ara sokaklardan Şehit Muhtar Caddesi'ne doğru koştum. İstanbul'du. Muhteşemdi. Koşturmak bile muhteşem... İstanbul...
Uçak İstanbul'a inerken pilot için çok zor oldu sanırım. Sis mi vardı yoksa bulutlar çok aşağılara mı inmişlerdi anlayamadım. (Yoksa her ikisi de aynı şey mi?) Aralıklarla yapılan gecikme anonsları sonrasında alçalmaya başladık. Biraz sarsıldık önce. Sonra her nedense hızlandık. İlkin Marmara'nın griye dönmüş yüzeyini gördüm aşağıda. Derken, kıyıdan başlayan İstanbul'u. Süratle indik. İstanbul da Ankara gibi yağmurluydu.
Aceleyle 'havaalanı-Taksim' otobüsüne bindim. İlk binen de bendim. Şoför radyoyu açıp kapının önünde bekliyordu. Radyodaki türkücü avazı çıktığı kadar bağırıyor gibi geldi bana. Otobüs kalabalıklaşmaya başlayınca nasıl olduysa şoför radyoyu kapatmayı akıl edebildi sonunda.
Vakit geldi, hareket ettik. Otobüs şoförü kısa boylu ufacık bir adamdı. Koca göbeği direksiyonla kendisi arasına sıkıştı yerine geçtiğinde. Kırarmış saçlarınının bir kısmı kafasını terk etmekle birlikte bıyıkları maaşallah farkı kapatmıştı. Cin gibi bir adam. Hemen yanı başına başka bir şoför oturdu. Konuşmalardan (ister istemez işittim ne konuştuklarını çünkü hemen ilk koltukta oturuyordum) onun da 'Taksim-Sabiha Gökçen Havaalanı' hattında çalıştığı anlaşılıyordu. Trafik berbattı. İkinci şoför: "Bugün Cuma, değil mi Nail Ağbi" dedi. Başını salladı soförümüz. "Taksim'den Sabiha Gökçen'e en az iki saat sürer bugün" dedi ikinci şoför ve devam etti: "Arabaya geç biniyorlar sonra da geciktik diye şikayet ediyorlar ağbi. Geçen biri beni şikayet etmiş. Uçağını kaçırmış; sorumlusu benmişim. 70 kilometrenin üzerine çıkmamışım. Emniyet şeridine geçmemişim. Ne kadar trafik kuralı varsa hepsine harfiyen uymuşum!" Şikayet sebebine de bakın! Burası neresi? Türkiye!
Şoförler kendi aralarında havadan sudan konuşmayı sürdürdüler. Bir an gözlerim ön camın üstüne şiddetle düzen yağmur damlalarının nasıl aşağıya doğru süzüldüğüne takıldı. Başka bir yerlere gidiverdim. Yıllar öncesi. Alvaro'yla Nina'nın evindeyim. Nina her zaman olduğu gibi boy boy dizilmiş üç çocukla meşgul. Alvaro'yla ben Oporto'dan yeni gelen Porto şarabını yudumlayıp sohbet ediyoruz. Biraz Portekiz biraz da Türkiye var gündemimizde. Politika, Avrupa Birliği, diller, kültürler... Koyu Katolik Alvaro her zamanki gülümseyişiyle çaktırmadan hücum ediyor... Bir yandan da şarabından bir yudum daha almadan önce kadehini sallıyor. Kadehin yukarılarına doğru sıvanan şarabın yoğunluğu aşağıya doğru birden akmasına imkân tanımıyor tabii. Şarap aşağıya doğru yavaşça süzülürken Alvaro her sefer şarabın kalitesine işaretle "Bak şarap ağlıyor" diyor... Otobüsün ön camında yağmur ağlıyor. Hayır hayır! Ağlayan gökyüzü... Yeniden İstanbul'a dönüyorum ve gözlerim yol kenarındaki manzaraya takılıyor. Ne güzel bir kent bu İstanbul!
İstanbul'u çok seviyorum ama korkuyorum da İstanbul'dan. Ne zaman buraya gelsem sanki başka bir ülkeye gelmiş gibi hissediyorum. Türkiye'nin belki de tek kenti İstanbul. Ankara'nın hissettirmediklerini hissettiriyor bana. Ama yaşamak sanki çok zor İstanbul'da. Bir seferinde Perihan'la Levent'i ziyarete geldiğimizde "Hadi çıkalım" dediler. Çıktık. Rumelihisarı'nın oralarda bir yerde kahvaltı ettik. Sucuklu yumurta, taze simit ve semaverde çay... Sonra da Ortaköy'e kahve içmeye gittik. "Ne şanslısınız" dedim. Şaşırıp sordular "Neden" diye. "İstanbul'da yaşıyorsunuz. Buralara gelip kahvaltı yapıyor, kahve içiyor, deniz havası alıyorsunuz" dedim. "Neredeee" dediler, "En son buralara üç sene evvel gelmiştik yine başka arkadaşları misafir etmek için. Gündelik hayatın içinde buralara uğrayacak zamanı bulmak ne mümkün." Şu duruma bir bakın. İstanbul'un bir tarafından ötekine gitmek bile saatlerce sürdüğüne göre haklılar. Zaman olsa para, para olsa zaman sorun.
Otobüste; Aksaray'dan Haliç'e indik. Tepebaşı'na tırmanırken sol taraftaki yamaca baktım. İrili ufaklı binlerce çirkin yapı. Mimar Sinan'ın kentinde burası ne menem bir yer böyle? Güzel ile çirkin iç içe, yeni ile eski yanyana; ama çarpık. 'Çarpık' sıfatı o kadar sık aklıma geliyor ki İstanbul'da. Zıtlıklar kenti İstanbul. Güzel ile çirkin, zengin ile fakir, eski ile yeni hep yanyana. Ne kadar hırpalanmış da olsa yine de İstanbul tabii! Dünya'da böylesine muhteşem bir coğrafyaya yayılmış ikinci bir kent var mı?
Taksim'de otobüsten indim. İnerken de şoföre sordum: "Akşam uçağım 10'da. Kaçta bineyim havaalanı otobüsüne?" "En geç 7'de" dedi. Teşekkür edip şemsiyemi açtım ve koşturarak Cumhuriyet Caddesi'nde karşıdan karşıya geçtim. Ara sokaklardan Şehit Muhtar Caddesi'ne doğru koştum. İstanbul'du. Muhteşemdi. Koşturmak bile muhteşem... İstanbul...
10 Aralık 2009 Perşembe
Çöp
Bugün çok kısa yazacağım. Daha doğrusu Bilge'nin bugün sınıfta konuşma yapmak için not defterine aldığı notları 'aynen' 'olduğu gibi' sadece aşağıya aktaracağım:
------------------------
"Konu: Çöp"
"Çöpler bu zamanlarda dünyamızı çok kirli bir yere çeviriyor. İnsanların daha bilinçli olması gerekiyor, mesela tuvaletlere geri dönüşüm kutusu konulmalı. İnsanların uzun zamandan beri kullandıkları iki yöntem var. Biri çöpleri yakmak, ikincisi de çöpleri gömmek. Ama bunların ikisi de yanlış çünkü yakınca havayı kirletiyoruz diğerinde de toprağı kirletiyoruz. Bir de uzaya bırakiyoruz. (Ama bu çok pahallı). Lütfen çöpleri geri dönüşüme atalım."
------------------------
Bir kez de ben tekrarlıyorum arkadaşlar: Lûtfen çöpleri geri dönüşüme atalım!
------------------------
"Konu: Çöp"
"Çöpler bu zamanlarda dünyamızı çok kirli bir yere çeviriyor. İnsanların daha bilinçli olması gerekiyor, mesela tuvaletlere geri dönüşüm kutusu konulmalı. İnsanların uzun zamandan beri kullandıkları iki yöntem var. Biri çöpleri yakmak, ikincisi de çöpleri gömmek. Ama bunların ikisi de yanlış çünkü yakınca havayı kirletiyoruz diğerinde de toprağı kirletiyoruz. Bir de uzaya bırakiyoruz. (Ama bu çok pahallı). Lütfen çöpleri geri dönüşüme atalım."
------------------------
Bir kez de ben tekrarlıyorum arkadaşlar: Lûtfen çöpleri geri dönüşüme atalım!
9 Aralık 2009 Çarşamba
Hayatın her yerdeki aynılığına dair
Bu gece, "Hayatımın ikinci John'u" üzerinde yazmaya ara verip başka konulardan söz etmek istiyorum. Zaten bir konuda yazmaya başlayıp, bu konu üzerinde başlangıçta hedeflediğim noktaya kadar sürekli yazmak yerine, aralıklarla yazmayı tercih ediyorum. Yani tefrika edilen bir hikâye tarzından ziyade aklıma geldikçe kaldığım yerden devam etmek... Aralıklarla, kesintili, zamana yayarak ama başlıklardan yararlanarak bütünlüğü bozmadan. Becerebilecek miyim, ben de bilmiyorum. Bu bir deneme esasında. Yazarken kendi kendimi disipline sokmayı amaçladığım bir deneme... Yazmaktan da feci keyif alıyorum doğrusu.
Burada, gündelik hayata dair, geçmişte ya da bugün içinde bulunduğum ortamlarda yaşadığım gündelik hayata dair aklıma gelen ne varsa yazmaya çalışacağım. Bir bilseniz neler neler var yazmak istediğim:
- Mesela, bundan iki ay kadar önce çalınan çantamın hikâyesi... Hırsızların (iki kişiydiler biliyorum - çünkü kamera kayıtlarını seyrettim!) sonradan neler düşünmüş olabilecekleri... Hakikaten ilginç bir tecrübe oldu bu benim için.
- Mesela, çocukluğumda Ereğli'de Kula'dan (kentin en yüksek yerinde, kalenin hemen dibindeki düzlük arazi) kendi yaptığım planörle atlama hayallerim...
- Mesela, Cambridge'de yanlarında aylarca yaşadığım iki aile... Barbara ve birlikte yaşadığı Donald ile İranlı Feride ve Hintli eşinin kurdukları dört kişilik aile Hathiramani'ler...
- Mesela, yine Cambridge'de Drummer Street Otobüs Terminali'nde karşılatığım elli küsur yaşındaki tuhaf İngilizin bana gönderdiği kartpostallar.
Daha başkaları da var. Daha neler neler bir bilseniz. Mesela:
- Dilek'in Belçika'da Ostende'de yaptığı şaka: "Deniz geliyor kaaaççççç!"
- Loughborough'daki evsahibelerimden Veronica'nın Suudi çöllerinden Almanya'ya ve oradan Dublin'e uzanan hayat hikâyesi.
- Sue'nun anlattığı mutlu bir evliliğin püf noktaları.
- Dilek için pişirdiğim ilk istim kebabı ve domatesli pilavın tarifesi.
- Yine Cambridge'deki Bell School günlerim ve 'bir yabancı dil nasıl öğrenilir - nasıl öğrenilmeli' konulu tecrübelerim.
- Stranraer'daki ıssız ev. Bizi kovalayıp tıslayan kazlar. Belfast'a geçerken denizdeki fırtına. Belfast'ın asık suratlı insanları.
- Çocukluğumuzun külah savaşları. Murtazaspor'un futbol karşılaşmaları.
- Master tezi danışmanım David ile 'Yes' ve 'No' kelimeleri üzerindeki anlaşmazlığımız.
- Loughborouh Üniversitesi'ndeki patronum Keith.
- Barbara ile her akşam yemeğinden sonra kimi zaman küçük bir Yunan adasındaki keçilere dair, kimi zaman Paris-Londra hattındaki otobüste toplanan bahşişlere dair yaptığımız uzun sohbetler. Para peşindeki koşturmaca. İnsanlar... İnsanlar... Hep aynı insanlar.
- Dört yaşımda üç metreden kafa üstü düşüşüm. Sonra bir başka düşüş daha. Bu kez çatısından eski bir kömürlüğe ama.
- Çeviri sorunları. Okuduğum kitaplar. Kafamı kurcalayan konular...
- İngiliz sömürgeciliği, kalkınmanın sorunları, Japonların Batı hayranlığı, "taşın sert oluşu", "hergeçen günün bir dert oluşu", vesaire vesaire...
- Yıllar boyunca karşılaştığım onlarca farklı ülkeden, her renkten, her dilden insanların ortak noktası: Hepsinin aslında aynı hayatı paylaştıkları ve hayatın heryerdeki aynılığı...
Evet en çok da bu konu: Hayatın her yerdeki aynılığı! Yaşamın dünyanın her yerindeki güçlüğü... Zor konular yani.
Görüyorsunuz ya, yazmak istediğim çok şey var. Her sefer birinden başlayıp ötekine atlayarak yazmayı deneyeceğim. Eğer beni okuyorsanız lûtfen değerlendirmelerinizi, yazdığım konularda sizin ne düşündüğünüzü yazın bana. Bunun için ya her yazının altındaki "yorum" bağlantısını kullanabilirsiniz (ki bu durumda sizin yorumlarınızı başkaları da okuyabilir - çok da iyi olur) ya da eğer isterseniz bana doğrudan yazabilirsiniz. Adresim çok kolay: eminakcaoglu@tekirkedi.com
Şimdilik kalın sağlıcakla...
8 Aralık 2009 Salı
Hayatımın ikinci John'u - 2. bölüm
Bilge "Fransa'ya gidelim baba" deyip de Dilek sessiz kalınca Fransa yollarına düşüverdik birden. Cenevre zaten İsviçre - Fransa sınırının dibinde olduğu için araba sırtında ülke değiştirmek düşüncesi hiç zor görünmüyordu bana. Düşündüğüm gibi, hiç de zor olmadı zaten. İki ülke arasındaki sınıra vardığımızda çevrede birkaç polis görmemize rağmen ne kimse bize dur dedi ne de biz heyecana kapılıp durduk. (Çok daha önce, yıllar önce İngiltere'de ilk araba kullanmaya başladığımda, Loughborough'dan - neredeyse burnumuzun dibindeki - Ashby de la Zouch kasabasına giderken, arkamdan gelen polis arabasının siren sesini duyduğumda bir hata yaptığım korkusuna kapılmış ve hemen arabayı sola çekip beklemeye başlamıştım oysa! Polisin beni izlemediğini anlayınca ne kadar rahatladığımı size anlatamam.)
Sınırı geçtikten bir süre sonra iki yanı yemyeşil muhteşem bir yolda ilerlemeye başladık (Yukarıdaki fotoğraf anlattığım güzegâhı görüntülemiyor. Bu İşviçre'den bir görüntü; bu yazının birinci bölümünün kenarındaki fotoğraf da öyle. Bu arada fotoğrafçının da Dilek olduğunu hemen belirteyim.) Çok geçmeden de Jura dağlarının uzantısı sayılabilecek bir yerlerde ilerliyor olduğumuzu fark ettik. Yolun kimi bölümlerinde viyadükler kimi yerlerde tüneller vardı. Doğayı olabildiğince az tahrip ederek inşa edilmiş çok yüksek kalitede ve manzarası muhteşem bir yol bizi İsviçre'nin Leman gölü kıyısındaki Cenevre'sinde Fransa'nın İsviçre'ye en yakın en büyük kenti Lyon'a götürüyordu. (İki şehir arasındaki mesafeyi yolun yoğun olmadığı bir zamanda iki saatte almak mümkün.)
Bir süre sonra otoban üzerinde sakin bir benzin istasyonun hemen yanı başındaki bir lokantada konakladık. Ortalıkta çok fazla insan görünmüyordu. İstasyonda İngilizce'den de yardım alarak kırık dökük Fransızcamla işimi gördüm. Şimdi komik geliyor ama o an için kendimi adeta bir zafer kazanmış gibi hissediyordum. Çünkü Dilek, İşviçre'ye gittiğimizden beri şakayla karışık teklif ettiğim, önceden planlamayan bu tür bir yolculuğun sadece macera olacağını ileri sürüp şiddetle karşı çıkıyordu. Veeee, işte hiçbir sorun yaşamadan Fransa'ya geçmiştik bile. Haklı çıkmıştım. Dilek de çok rahatlamış görünüyordu zaten.
Derken az gittik uz gittik ve dağları terkettik. Çok geçmeden otoyol gişeleri karşımızda belirdi. Cebimde sadece 20 euro vardı ve Fransa'nın parası euroydu. Bunun 10 eurosunu çok uzun zamandır cüzdanımda taşıyordum. Diğer 10 euroyu ise Ankara'dan ayrılmadan önce "Cebinize harçlık koyayım" diyerek şaka yapan Ertuğrul'dan almıştım. Yol gişesinin dibinde durduğumda gişedeki görevli benden 16 euro isteyince çok şaşırdım. Düşünsenize bir anda neredeyse cebimdeki tüm euroları yola yatırmıştım. Doğrusu biraz canım sıkıldı: Artık (!) yabancı bir memlekette olduğumu (sanki İsviçre benim vatanımmış gibi) anlamaya başlamıştım...
Hava hâlâ aydınlıktı ama akreple yelkovanın kovalamacası - biliyordum ki - sürekli aleyhimize işliyordu. Çünkü bu seyahate çıkarken - her ne kadar için için ben istesem de - arabayla İsviçre'den Fransa'ya geçiş gerçekte hiç hesaba katılmamıştı. Bu sebeple ne yer ayırttığımız bir otelimiz vardı gidecek, ne de cebimizde harcayacak euromuz. Dedim ya otoban çıkışında cepte kalan sadece 2 adet 2 euroluktu. İsviçre frangını Fransa'da kullanmak ise ne kadar mümkün olabilirdi, bilmiyorduk. Hatta hiç fikrimiz yoktu bu konuda. (Tabii sonradan öğrendik. Ne tecrübeydi ama! Fransa'da İsviçre frangı kullanılıp kullanılamayacağını; daha da çarpıcısı frangın Fransa'da euroya nasıl çevrilebileceğini öğrendiğimde Türkiye'de kambiyo rejiminin değiştiği 1989 yılında devlet büyüklerince söylenen sözleri düşündüm ve bir kez daha üzüldüm! Bu konudaki ilk üzülüşümse İngiltere kambiyo rejiminin tarihini okudumda olmuştu.)
Lyon'a doğru devam ettik. Lyon yakınlarına geldiğimizde aklımızdaki ilk konu elbette geceleyecek bir otel bulmaktı. Daha kent merkezine girmemiştik bile. Yol üzerinde denk geldiğimiz motellerin önünde durup yer sormaya başladık. Birinci deneme: Yer yok! İkinci deneme: Yer yok! Üçüncü deneme: Maalesef yine yer yok! Yok yok yoktu. Dert etmedim. Dilek ediyordu ama; yüzünden belliydi.
Sonraki yazıda macera gerçek bir maceraya dönüşüyor olacak...
6 Aralık 2009 Pazar
Hayatımın ikinci John'u - 1. bölüm
Cenevre'ye geleli birkaç gün oluyordu. 30 Mayıs 2009 günüydü. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Teşkilatı - UNCTAD 'da John Dunning'in de katıldığı yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konulu iki günlük bir yuvarlakmasa toplantısına katılmıştım. Toplantı biter bitmez şehir merkezindeki tren istasyonuna gittim ve istasyonun altında bulunan otoparkın en alt katındaki kiralık arabama atlayıp doğruca kaldığımız otele döndüm. (Bu otoparka üç gün için tam 68 İşviçre Frangı ödedim! İnanabiliyor musunuz? Bunun hikâyesini de mutlaka anlatmalıyım size!)
Otele vardığımda Dilek ve Bilge'nin sabırsızlıkla beni beklediklerini gördüm. Ayrılma işlemlerini tamamladık ve valizlerimizi bagaja atıp 'gezme modu'na geçtik. Bu andan itibaren hep birlikte aklımıza estiği gibi gezecektik. Ben Fransa'ya geçmek istiyordum ama Dilek karşı çıkıyordu. Otelin üzerinde bulunduğu caddeden anayola çıktık. Işık kırmızı yandı. Işığın hemen kenarında sağa ve sola dönük ok biçiminde iki yol tabelası vardı. Soldakinin üzerinde Lozan sağdakinin üzerinde ise Fransa yazıyordu. "Haydi ışık yeşile dönmeden karar verelim. Nereye gidiyoruz? Lozan'a mı yoksa Fransa'ya mı?" diye sordum. Dilek Fransa seçeneğine yine karşı çıkmakla birlikte eskisi kadar sert muhalefet etmedi. "Bilge sen söyle oğlum" dedim. Bilge "Haydi Fransa'ya gidelim baba" diye cevapladı. "İkiye karşı bir. Fransa'ya gidiyoruz" dedim. Dilek sesini çıkarmadı bu kez. İşte büyük maceramız böyle başladı.
Sonraki yazıda sınırı ve Jura Dağları'nı geçişimizi, ardından da Lyon'a varışımızı anlatacağım...
Hayatımın ilk John'u - 2. bölüm
Hayatımın ilk John'unu size anlatırken en son nerede kalmıştık? Tamam şimdi hatırladım: Artık bıkkınlık içinde bir kez daha anahtarı kontağa sokup çevirmiştim. Vee.... araba çalışmış, hatta farlar bile yanmıştı. Böylelikle de şanssızlık bitmiş ve her şey yeniden yoluna girmişti... Girmiş miydi caba? Hayırrr! Maalesef girmemişti. Evet motor çalıştı, farlar yandı ve yeniden yola çıktık. Ama o tuhaf garajın bulunduğu köyden çıkar çıkmaz bir kez daha farlar söndü ve zifiri karanlıkta, körüne gitmeye başladık yeniden. Bütünüyle şaşkındık. İngiltere gibi kendine özgü yanları dikkat çekici ölçüde belirgin olan bir ülkede bu saatte açık bir garaj bulabilmek bile mucizeydi aslında. Şansa bakın ki o mucize bize bir kez denk geldiği hâlde arabamızın markası tutmamıştı! Keşke bir Jaguar'a ya da Porshe'ye veya bir Ferrari'ye sahip olsaydım. :-) (O dönemde üniversitedeki danışmanım David'in bordo renkli bir Jaguar'ı vardı ve arabasıyla çok övünürdü. Haksız olmadığını o akşam anladım!)
Zifiri karanlıkta körüne gidiyorduk. Birden bir başka köyün içine daldık. Sokak lambaları çevreyi gayet güzel aydınlatıyordu. 'Dursam mı? Ne yapsam?' Son kez bir garajın önünde durmam bile işe yaramamıştı. 'Çok da fazla bir yol kalmadı eve' diye düşündüm ve durmadım. Köyün çıkışına doğru dik bir yokuş vardı. Yokuşu tırmanırken arkamdan gelen bir araba birden hızlandı. 'Zaten farları gözümü almıştı. İyi beni geçip gidecek' diye sevindim hızlanınca. Beni geçer geçmez önümde duruverdi. Kırmızı pahalı bir spor arabaydı. Çarpmamak için birkaç metre gerisinde şaşkınlıkla durdum. Arabanın içinden üzerinde siyah deri pantolon ve mont bulunan siyah çizmeli uzun saçlı sarışın bir kadın çıktı. Ben de hemen kontağı kapatıp dışarı çıktım. Bana gayet kibar bir ses tonuyla "Farlarınız yanmıyor" deyiverdi. Biliyordum. Bunu söylemesine de ne gerek vardı ki canım? Saf saf "Biliyorum" deyiverdim. Kadın çok sinirlendi ve bağırmaya başladı. "Çıldırdınız mı? Hadi kendi canınızı düşünmüyorsunuz, ya başkalarınınki? Buna hakkınız yok!" Ne diyebilirdim. Kadın çok haklıydı. Fakat çok tecrübesizdim; bu tür birşey ilk kez başıma geliyordu ve ne yapacağımı hiç bilememiştim. Üstelik bu kadının kendi ülkesinin yurttaşları daha biraz önce beni garajlarının önünden geri çevirmemişler miydi? Hayır hayır... Her şey bir yana kadın haklıydı. Bir kazaya sebep olabilirdim. Dilek'le bizim zarar görmemiz bir yana, hiçbir kabahati bulunmayan insanlara da zarar verebilirdim. Bu yaptığım yanlıştı, hatta son derece aptalcaydı. Arabayı köyün ortasında bir yerde bırakıp bir telefon kulübesinden yeniden Fırat'ı aramaya ya da bir taksi çağırmaya karar verdim. Yeniden arabaya girdim ve anahtarı çevirdim fakat arabanın verdiği tepki boğuk bir ses ama hepsi o kadardı. Araba yeniden susmuştu işte. Bir kez daha ne yapacağımı bilemedim. Dilek "Köyün ortasında bir yerde sanırım açık bir pub gördüm" deyiverdi.
Fakat arabamız yolun orasındaydı şimdi. Evet, yanan sokak lambaları çevreyi gayet güzel aydınlatıyordu ama yine de arabanın burada bulunması son derece sakıncalıydı. Birinin gelip arabaya arkadan çarpması durumunda başım büyük derde girebilirdi. Üstelik vicdanen de çok sıkıntı duyabilirdim. Arabanın arka dörtlülerini yaktım. Allahtan bu lambalar çalışıyordu. Yokuş aşağı yürümeye başladık Dilek'le. Bir yandan da 'yoldan kimse geçmese keşke' diye dua ediyordum içimden. Köyün orta yerine vardığımızda Dilek'in haklı olduğu anlaşıldı. Köyün pub'ı açıktı. Işıkları yanıyordu. Bu geç saatlerde ortalık iyice soğuduğu için çevrede kimse yoktu ama pub'ın ışıkları cıvıl cıvıldı. İçeri girdiğimizde karşılaştığımız kalabalık beni çok şaşırttı. Dışarıda in cin top oynarken sanki bütün köy halkı kendisini buraya atmış gibiydi. Gürültüden sesimi duyurmak da güç oldu ama, barmene telefonu kullanıp kullanamayacağımı sordum. "Bir sorun mu var" diye cevapladı. Arabamın köy çıkışında yolda kaldığını ve ne yapacağımı bilemediğimi söyledim. "Şanslısın" dedi "Burada bir araba tamircisi var." Sonra döndü ve kalabalığa doğru seslendi "Hey John gelsene. Burada sana ihtiyaç duyan birileri var."
Bir anda rahatlamıştım. İşte bir tamirciye rastlamıştım nihayet ve o yani John yanıma geliyordu. Aaa o da kim yahu? Zayıf, çelimsiz küçücük bir çocuk. Elindeki bira bardağını masanın üstüne bırakmadan önce içinde kalan birkaç yudum birayı bir dikişte içti ve "Sorun ne?" dedi incecik bir sesle. Anlattım. "Sorun dinamo olmalı. Hadi benim arabamla gidelim oraya" dedi. Küçücük iki kapılı gri bir arabası vardı. O, Dilek ve ben John'un arabasına tıkışıp dört beş yüz metre uzaktaki Ford Escord'umun yanına vardık.
Şükür arabama henüz kimse çarpmamıştı ve arka dörtlüler hâlâ yanıyorlardı. John direksiyona oturdu. Kontak anahtarını birkaç kez denedikten sonra motor kapağını açmaya bile gerek duymadı. "Arabayı çekeceğiz. Daha önce çekilen bir araba kullandın mı hiç?" diye sordu. "Hayır" cevabını alınca hiç tereddüt etmeden vitesi boşa aldı, el frenini indirdi ve gerisin geriye yokuş aşağı itmeye başladı yaşlı arabamı. Bu kadar kadar küçük bir çocuk bütün bunları nasıl beceriyordu; Dilek'le inanamamıştık. Biz de John'un arkasından yokuş aşağı aceleyle yürüdük. John büyük bir ustalıkla suskun arabayı yokuş ağaşı indirip pub'ın bahçesine park etmeyi başarmıştı. Sonra "Gidip kendi arabamı almam lazım" deyip koşup gitti.
İçeri girip onu beklemeye koyulduk. Barmen "Halloldu mu" diye sordu. "Evet" deyince "Müthiştir" dedi. "Yaşını biliyor musun" diye sordum barmene. "Sanırım on altı olmalı" dedi. Daha on altı yaşında olmasına rağmen John gerçekten müthişti ve o akşam neredeyse hayatımızı kurtarmıştı.
Sonraki sefer size hayatımın ikinci John'unu anlatacağım. II. John da ilki kadar zor bir zamanımda yardım edecekti bana. Fakat sorun bu kez araba olmayacaktı...
Zifiri karanlıkta körüne gidiyorduk. Birden bir başka köyün içine daldık. Sokak lambaları çevreyi gayet güzel aydınlatıyordu. 'Dursam mı? Ne yapsam?' Son kez bir garajın önünde durmam bile işe yaramamıştı. 'Çok da fazla bir yol kalmadı eve' diye düşündüm ve durmadım. Köyün çıkışına doğru dik bir yokuş vardı. Yokuşu tırmanırken arkamdan gelen bir araba birden hızlandı. 'Zaten farları gözümü almıştı. İyi beni geçip gidecek' diye sevindim hızlanınca. Beni geçer geçmez önümde duruverdi. Kırmızı pahalı bir spor arabaydı. Çarpmamak için birkaç metre gerisinde şaşkınlıkla durdum. Arabanın içinden üzerinde siyah deri pantolon ve mont bulunan siyah çizmeli uzun saçlı sarışın bir kadın çıktı. Ben de hemen kontağı kapatıp dışarı çıktım. Bana gayet kibar bir ses tonuyla "Farlarınız yanmıyor" deyiverdi. Biliyordum. Bunu söylemesine de ne gerek vardı ki canım? Saf saf "Biliyorum" deyiverdim. Kadın çok sinirlendi ve bağırmaya başladı. "Çıldırdınız mı? Hadi kendi canınızı düşünmüyorsunuz, ya başkalarınınki? Buna hakkınız yok!" Ne diyebilirdim. Kadın çok haklıydı. Fakat çok tecrübesizdim; bu tür birşey ilk kez başıma geliyordu ve ne yapacağımı hiç bilememiştim. Üstelik bu kadının kendi ülkesinin yurttaşları daha biraz önce beni garajlarının önünden geri çevirmemişler miydi? Hayır hayır... Her şey bir yana kadın haklıydı. Bir kazaya sebep olabilirdim. Dilek'le bizim zarar görmemiz bir yana, hiçbir kabahati bulunmayan insanlara da zarar verebilirdim. Bu yaptığım yanlıştı, hatta son derece aptalcaydı. Arabayı köyün ortasında bir yerde bırakıp bir telefon kulübesinden yeniden Fırat'ı aramaya ya da bir taksi çağırmaya karar verdim. Yeniden arabaya girdim ve anahtarı çevirdim fakat arabanın verdiği tepki boğuk bir ses ama hepsi o kadardı. Araba yeniden susmuştu işte. Bir kez daha ne yapacağımı bilemedim. Dilek "Köyün ortasında bir yerde sanırım açık bir pub gördüm" deyiverdi.
Fakat arabamız yolun orasındaydı şimdi. Evet, yanan sokak lambaları çevreyi gayet güzel aydınlatıyordu ama yine de arabanın burada bulunması son derece sakıncalıydı. Birinin gelip arabaya arkadan çarpması durumunda başım büyük derde girebilirdi. Üstelik vicdanen de çok sıkıntı duyabilirdim. Arabanın arka dörtlülerini yaktım. Allahtan bu lambalar çalışıyordu. Yokuş aşağı yürümeye başladık Dilek'le. Bir yandan da 'yoldan kimse geçmese keşke' diye dua ediyordum içimden. Köyün orta yerine vardığımızda Dilek'in haklı olduğu anlaşıldı. Köyün pub'ı açıktı. Işıkları yanıyordu. Bu geç saatlerde ortalık iyice soğuduğu için çevrede kimse yoktu ama pub'ın ışıkları cıvıl cıvıldı. İçeri girdiğimizde karşılaştığımız kalabalık beni çok şaşırttı. Dışarıda in cin top oynarken sanki bütün köy halkı kendisini buraya atmış gibiydi. Gürültüden sesimi duyurmak da güç oldu ama, barmene telefonu kullanıp kullanamayacağımı sordum. "Bir sorun mu var" diye cevapladı. Arabamın köy çıkışında yolda kaldığını ve ne yapacağımı bilemediğimi söyledim. "Şanslısın" dedi "Burada bir araba tamircisi var." Sonra döndü ve kalabalığa doğru seslendi "Hey John gelsene. Burada sana ihtiyaç duyan birileri var."
Bir anda rahatlamıştım. İşte bir tamirciye rastlamıştım nihayet ve o yani John yanıma geliyordu. Aaa o da kim yahu? Zayıf, çelimsiz küçücük bir çocuk. Elindeki bira bardağını masanın üstüne bırakmadan önce içinde kalan birkaç yudum birayı bir dikişte içti ve "Sorun ne?" dedi incecik bir sesle. Anlattım. "Sorun dinamo olmalı. Hadi benim arabamla gidelim oraya" dedi. Küçücük iki kapılı gri bir arabası vardı. O, Dilek ve ben John'un arabasına tıkışıp dört beş yüz metre uzaktaki Ford Escord'umun yanına vardık.
Şükür arabama henüz kimse çarpmamıştı ve arka dörtlüler hâlâ yanıyorlardı. John direksiyona oturdu. Kontak anahtarını birkaç kez denedikten sonra motor kapağını açmaya bile gerek duymadı. "Arabayı çekeceğiz. Daha önce çekilen bir araba kullandın mı hiç?" diye sordu. "Hayır" cevabını alınca hiç tereddüt etmeden vitesi boşa aldı, el frenini indirdi ve gerisin geriye yokuş aşağı itmeye başladı yaşlı arabamı. Bu kadar kadar küçük bir çocuk bütün bunları nasıl beceriyordu; Dilek'le inanamamıştık. Biz de John'un arkasından yokuş aşağı aceleyle yürüdük. John büyük bir ustalıkla suskun arabayı yokuş ağaşı indirip pub'ın bahçesine park etmeyi başarmıştı. Sonra "Gidip kendi arabamı almam lazım" deyip koşup gitti.
İçeri girip onu beklemeye koyulduk. Barmen "Halloldu mu" diye sordu. "Evet" deyince "Müthiştir" dedi. "Yaşını biliyor musun" diye sordum barmene. "Sanırım on altı olmalı" dedi. Daha on altı yaşında olmasına rağmen John gerçekten müthişti ve o akşam neredeyse hayatımızı kurtarmıştı.
Sonraki sefer size hayatımın ikinci John'unu anlatacağım. II. John da ilki kadar zor bir zamanımda yardım edecekti bana. Fakat sorun bu kez araba olmayacaktı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)